İstanbul'un Taksim semtinin adı meydandaki su dağıtım merkezinden gelir. Pera ile Feriköy ve Kurtuluş tarafının suyu AKP döneminde Dingo'nun Ahırı’nın yerine yapılan Camiyle Atatürk Anıtı’nın arasında kalan bu yerden taksim edilirmiş.
"Saza Niye Gelmedin" başlıklı makalemde ucundan değinip sorguladığım "Türkiye'nin Yapısal Sorunu" var ya. Sorun tam da budur. Suyun taksiminin kavgasıdır. Daha da doğrusu bölüşümü kimin ve nasıl yapacağının kavgasıdır.
Kaderin bir cilvesi olsa gerek, kavga yeri de 1977'den beri Taksim Meydanı’dır. Önce kanlı 1 Mayıs, sonra Gezi Olayları.
Devlet gelirlerinin bölüşülmesinde söz sahibi olmak isteyen ve örgütlü olarak siyaset sahnesinde güçlenen emekçiler düzeni sürdürmek isteyenler tarafından Taksim Meydanı’nda katledilmiştir.
AKP iktidarınca aç gözlü sermayeye "Taksim Kışlası" tezgahıyla verilmek istenen Gezi Parkı, kendiliğinden gelişen bir gençlik hareketiyle direnme noktası olarak kullanılıp sermayeye lokma olmaktan cebren kurtarılınca, iktidar meydana Cami inşa ederek "inanç" üzerinden bölüşüm üzerindeki kontrolünü sürdürmek istemiştir.
23 yıldır iktidarda olmasına rağmen yöneten kademesi ve oy veren kitlesindeki bilgi ve kültür eksikliğini gideremeyen, yönetim kademesi için "adam" yetiştiremeyen iktidar suyun vanalarının tamamını kontrol ederek iktidarını sürdürmek derdindedir. Bu nedenle küçük vananın başına oturan CHP'li belediyeleri bir şekilde saf dışı bırakmanın peşinde çabalamaktadır.
Bunun için belediyelerin gelir kaynaklarının ve dağıtım sisteminin kısıtlanmasına yönelik hazırlıklar olduğu konuşuluyor. Belediyeler Kanunu’nda değişikliğe gidilecekmiş. Kanun hazırlıkları TBMM yerine kaçak sarayda yapıldığından son dakikaya kadar iktidar milletvekillerinin bile haberi olmuyor.
Niyet ve yöntem yanlış ama Belediyeler Kanunu’nda değişiklik yapılması şart. Tabi yalnız Belediyeler Kanunu’yla yetinilmeyip, bu değişikliğe Büyükşehir Kanunu, İl Özel İdare Kanunu ve İl ve İlçe sınırlarının yeniden çizilmesi de eklenmeli. Hatta siyasi partiler kanunuyla seçim kanunu da pakete dahil edilmeli. Hepsi bir bütün olarak yapılmadıkça "yapısal sorun" 'un sağlıklı olarak çözülebileceği şartların olması mümkün değil.
Yaşayarak öğrendik ki iktidarın bunu yapacak ne isteği var ne de bilgi ve becerisi.
İyi de güzel kardeşim, asırlık çınar CHP başta olmak üzere muhalefetin bu konuda bırakın bir çalışması, bir fikri var mı? İktidar bütün muslukların kontrolünü istiyor, onlar iktidarı. Muhalefet "kapıldım gidiyorum, bahtımın rüzgarına" şarkısını terennüm eder vaziyette.
Daha önce kolunu kanadını Taksim'de kırdıkları halkı (halkları değil) 12 Eylül sonrası etnik kimlik üzerinden bölme oyunlarıyla Türkiye’nin yapısal sorunu unutturularak sömürü düzeni sürdürülmek istenmektedir. Türkiye'nin yapısal sorunu kimlik sorunu değildir.
TBMM’deki Komisyon ülkenin yapısal sorununu çözemez ama ülkeyi siyasi ve idari olarak önce iki parçaya sonra iki devlete bölecek şekilde yol alıyor. Eğer niyet iki ayrı devlet olmaksa gecikmeden idari sınır konusu konuşulmalı, barışçıl bir şekilde kan dökülmeden sınırlar çizilmeli, yurttaşlar da sınırın istediği tarafında yaşamalıdır. Elbette ki doğal olarak sınırın diğer tarafına ancak pasaportla geçilebileceğini de bunu isteyenler unutmamalıdır.
CHP "sol" bir parti olduğunu hatırlayarak, esas sorunun "bölüşüm" olduğunu halka anlatmadıkça, bölüşüm yönteminin değişmesi için somut "sol" vaatler üretmedikçe, Taksim Meydanı ve dağıtım işleri iktidardaki düşüncenin kontrolünde kalmaya devam eder.
Yapısal sorunun çözümü için yapılması gereken emekçiler ve gezicilerin halkın bir parçası olarak siyasete ve Taksim'e sahip çıkmalarıdır. Meydan bir gün için göstermelik değil her gün halkın olmadıkça, çeşmeden herkesin hakça su içmesi mümkün değildir.
Sömürü düzeni bitene, TAKSİM halkın olana kadar, yılmadan mücadeleye ve yazmaya devam...
17 Eylül 2025 - M. Şevket Atalay