İstanbul Kadıköy Meydanı’na 2015 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’nca "Selatin Camii" niteliğinde bir ibadethane yapılması için başlayan girişim, yargı kararlarıyla günümüze kadar geldi.

Taraflar futbol kulübü taraftarları gibi konuyu savundukça tartışma kayıkçı kavgasına dönmüş durumda.

Cami yapılmasını savunanlar karşı çıkanların amaçlarının din düşmanlığı olduğunu, yapılmasını istemeyenler ise din üzerinden güç gösterisi yapılmak istendiğini bunun için bilimin göz ardı edildiğini söylemekteler.

Konuyu biraz inceledim. Bir kere devlet kesesinden "Selatin Camii" yapılmaz. Selatin Camileri padişahların kendi keselerinden yaptırdıkları camilerdir. Kanuni Sultan Süleyman Süleymaniye Camisini yaptırırken sadece inşaat masraflarını değil yerini de "ben padişahım, istediğim yere yaparım" demeden, araziye denk gelen mülkleri sahiplerine para ödeyip rızalarıyla satın almıştır.

Caminin yapılmak istendiği arazi deniz doldurularak kazanılmış dolgu arazi. Kaydi mülkiyeti devlet hazinesinin, yani hepimizin. Daha da doğrusu tabiatın, denizin malı. Üstelik bu arazi üzerine yapı yapılmasına olanak sağlayacak şekilde bilimin kurallarına uygun olarak doldurulmamış, muhtemelen çevredeki inşaat moloz ve hafriyatlarına yakın döküm alanı olarak kullanılmış bir yer.

1999 yılındaki depremde Gölcük'te böyle niteliksiz dolgu alanına yapılmış onlarca apartman yüzlerce vatandaşımıza mezar olmuş vaziyette denizin dibinde duruyor hala.

Yakın tarih olmasına rağmen unutanlara günümüzden de örnek vereyim. 28 Ocak 2026 günü Trabzon'da meydana gelen 3,8 şiddetindeki küçük bir deprem sonrasında dolgu alana yapılan Trabzon Stadı yedi milimetre kaydı. Aynı dolgu alana yapılan şehir hastanesi de statla beraber bu kaymanın tehdidi altında.

İstanbul'da olması beklenen Marmara depreminin büyüklük olarak en iyimser tahminle bile Trabzon’daki depremden yüksek olacağı ortada. Şimdi "hiç merak etmeyin, cami çok büyük depremlere bile dayanacak şekilde yapılacak" diyenlere ben de "Trabzon Stadı’nı siz yapmadınız mı? Stad niye 7 mm kaydı?" diye sorarım.

"Siluet" meselesine gelince; Diyanet İşleri Başkanlığı’na CİMER üzerinden "caminin kubbe yüksekliği, minare boyları gibi mimari özelliklerini sordum. Önce Kadıköy Müftülüğü" bu bilgileri İl Müftülüğü’ne sorun" dedi. İstanbul İl Müftülüğü’ne sordum, "cami inşaatlarının mevzuata göre planlanıp yürütüldüğünü" söyleyip bilgi vermemeyi tercih ettiler.

Bilgi Edinme Kanunu da birçok kanun gibi işlevini yitirmiş durumda. Kanuni'nin kemikleri sızlıyordur.

Medyada yer alan bilgilere göre Cami yüksekliği 46,5 metre, minare yüksekliği ise 70 metre olacakmış. Yedi tepeli olan İstanbul'un en yüksek tepesi olan Edirnekapı Tepesi’nin yüksekliği 65 metredir. Demek ki İstanbul'un üst kenar görünümünü delecek bir yükseklik söz konusu. Hoş, ben bunu "İstanbul'a ihanet ettik" diyenlerin bu konudaki suç dosyasına baktıkça daha az kötü buluyorum. Elbette bozacak ama Haliç Metro Köprüsü’nün İstanbul görünümüne verdiği tahribatın yanında devede kulak kalır. İnanın o bölgeden geçerken Metro Köprüsü’nü görmemek için başımı çeviriyorum.

Cami yapımına gerekçe olarak gösterilen İstanbul’un Anadolu yakasında büyük cenaze namazlarının kılınabileceği mekan meselesi ise aradan geçen sürede tamamlanan Çamlıca Camii ile çözülmüş durumda.

Kadıköy'e cami meselesinin dinsel ibadet yeri gereksinimleri konusunu tartışmaksa benim işim değil. Ben mühendislik eğitimi almış, depremleri yaşamış İstanbullu biri olarak konuyu değerlendiriyorum.

Bence Kadıköy'e böyle büyük bir cami yapmak isteyenler başka yer bulsunlar. Niteliksiz dolgu alanına cami yapmasınlar. Marmara depreminin olacağı kabak gibi ortadayken insanların canını tehlikeye atmasınlar, devletin malını israf etmesinler...

04 Mart 2026 - M. Şevket Atalay