1699 Karlofça Antlaşması’yla sınırsal anlamda gerilemeye başlayan devletimizin başındaki Osmanlı Hanedanı Padişahları devletin yapısındaki çözülmeyi düzeltmek için "devleti ıslah etmek lazım" niyetiyle yola çıkıp önce 1839'da Tanzimat Fermanı, sonra 1856'da Islahat Fermanını kabul ettilerse de devletin idari yapısındaki dağınıklığı haliyle düzeltemediler. Daha öncesinde başlayıp sıklıkla denenen Meşveret Meclislerini saymıyorum bile.
1871 yılında Ali Paşa’nın ölümüyle Padişah Abdülaziz'in iyice başı boş kalması annesi Pertevniyal Valide Sultan’ın harcamalarını arttırmış bu da zaten boş olan hazinenin dibine darı ekmişti. Aynı yıl Fransa'nın yenilgisi ve neticesinde İngiltere'nin Tanzimat siyasetini bırakması başkent İstanbul'da Rusların etkisini arttırdı. Başkent bu kadar başıboş olunca milliyetçilik akımlarının etkisi Balkanlar’da iyice hissedilir olmuştu. 1875’te Rusların etkisiyle Nedim Paşa dış borçların faizlerinin yarısı kadarıyla ödeneceğini ilan edince sorunun halli Padişah değişikliği ve beraberinde yeni bir Anayasa gerekliliğine kaldı.
II.Abdülhamit az konuşmayı ve beklemeyi bilen kişiliğiyle yeni bir Anayasa çalışmalarını izliyor, hazırlayanların birbiriyle olan çelişkili fikirlerini yönlendiriyordu.
Kendisinin tahta çıkarılmasına ön ayak olanlar arasında Cevdet Paşa, Mithat Paşa ve Namık Kemal başı çekiyordu.
Mithat Paşa federal bir devlet yapısı altında mahalli özerklikleri savunurken, Namık Kemal güçlü bir merkeziyetçilik yanlısıdır. Cevdet Paşa da merkeziyetçi ve İslam temelli bir rejim savunucusuydu.
Kaderin bir cilvesi olarak babaannesi Pertevniyal Sultan’ın himayesinde amcası Abdülaziz tarafında serbestçe ve zamanına göre iyi bir eğitimle yetiştirilmiş II. Abdülhamit, yenilikçilerin aradığı kişi görüntüsünü iyi oynayarak abisi V. Murat’ın deliliği iddiasıyla tahta çıkarılıverildi.
Abisinin üzerine basarak oturduğu koltuktan kalkarsa başına gelecekleri tahmin edecek kadar zeki olan II. Abdülhamit, koltuğunu sağlamlaştırmak için yapılan Anayasa çalışmalarının yanında görünse de satır aralarına ustaca yaptığı eklemelerle Kanuni Esasi’yi Anayasalı bir mutlakiyet rejimi haline çevirdi.
"Parlamento olsun da sonrasında onlarla istediğimiz şekle sokarız" diye düşünen Mithat Paşa ve Namık Kemal, II. Abdülhamit ipleri ele alınca hazırladıkları Anayasayı ihlal suçlamasıyla göz önünden götürülüverdiler.
Aydınların ve devlet adamlarının yeni anayasa özlemleriyse ne istediklerini ne yapacaklarını tam bilemediklerinden istibdatla sonuçlandı o yıllarda. Devamı Düyun-u Umumiye ile sürdü gitti.
Romantik Namık Kemal'e göre gerçekçi olan Mithat Paşa güce biat edip siyaset yerine edebiyat yazılarıyla iktidarın borazanı görüntüsüne dönse de edebiyatçılara desteğiyle siyasetin değilse de fikir akımlarının filizlenmesine yol açtığını o yıllarda tam bilmiyordu.
Tarihi o günde bırakıp bugüne gelirsek; AKP iktidara geldiğinden beri yeni bir anayasa ile özgürlükçü ve daha iyi bir devlet yönetimi iddiasıyla anayasa ve devletin işleyişiyle oynayıp duruyor.
Aydınlarımızın ve devlet adamlarımızın önemli bir bölümü de aynı Namık Kemal ve Mithat Paşa gibi "yetmez ama evet" 'cilik oynuyorlar. Tabi ayrılıkçıların özlemi bambaşka.
Günümüzde yeni Anayasa çalışmalarından beklenti her kesimde değişik. İktidar iktidarını sonsuzlamak derdinde, ayrılıkçılar özerklik, yarı aydınlar neredeyse iki asırdır tanımlayamadıkları barış ve özgürlük. Dış güçler denilenlerin emelleri ise değişmeden duruyor.
150-200 sene önce de kelimeler hem yazılışlarıyla hem okunuşlarıyla herkes için başka anlam ifade ediyordu.
Kelimelerin anlam bozulmalarını fark edip düzeltmek isteyen ve o günün şartları içinde devlet yapısı konusunda bana göre oldukça doğru fikirleri olan Şinasi ise anlaşılamadığından madden ve manen sefalet içinde ölmüştü.
Bu nedenle yazının başlığındaki noktalama işaretlerine takılmayın. Üzerinden neredeyse 150 yıl geçtiği için günümüzde bu şekilde yazmıyor, Kanuni Esasi olarak kullanıyoruz Osmanlı hanedanı idaresinde yapılan Anayasa denemesinin adını.
Bizler hiç değilse kelimelerin farklı anlamlarda kullanıldığının bilincine vararak Şinasi'nin itibarını geç de olsa iade ederken, Anayasa'da yazılacaklara ya da nasıl yazıldığına değil, niyetlere ve yapılanlara odaklanalım.
Tarihten ders çıkarmakta tepedekilere kalsın...
09 Temmuz 2025 - M. Şevket Atalay