Çok uçta yer alanlar dışında her sporun izleyicisi yapandan fazladır. Sporu yapanlara orantıladığınızda seyirci sayısında birincilik Avrupa'da ve tabi ülkemizde futboldadır.

Bir takım sporu olan futbolun seyir keyfi beraberinde rekabete dayalı takımdaşlığı geliştirince ortaya sosyolojik olarak değerlendirilmesi gereken taraftar kavramı doğmuştur.

Ülkemizde de yüz yılı aşkın mazisi olan futbolun ve bu sporu yapan takımların rekabeti yarım yüz yıl öncesine kadar dostlar arasında tatlı bir çekişme halindeyken 12 Eylül 1980 darbesiyle beraber işin rengi değişti. Yaş olarak o yılları benim gibi hatırlayanlar bilirler. Rakip taraftarlar olarak tribünlere aynı kapılardan girip aynı tribünde ama arada tel örgü veya polis gibi güvenlik gücü olmadan yan yana maç izlerdik. Maç sırasında karşılıklı küfürleşmeler veya dalaşmalar olsa da maç bitti mi yine aynı kapılardan birlikte dağılırdık.

Toplum içindeki kutuplaşmaları bitirme iddiasıyla yapılan 12 Eylül darbesi sonrasında futbol taraftarları da diğer toplum katmanları gibi yan yanalıktan yavaşça karşı karşılığa dönüştürüldüler.

12 Eylül darbe uygulamalarının uzantısı olarak iktidara getirilen AKP farkında olmadan (ki, bence hala farkında değiller) uzatılan para havucunun cazibesine kapılıp toplum mühendisliğinin futbolda da uygulanmasına kesesine yarayacağı düşüncesiyle çanak tuttu.

AKP iktidarında Vamık Volkan gibi tescilli bir ayrıştırıcının büyük fikir adamıymışçasına kabul görmesi ve dediklerinin siyasi düzeyde deneylenmesi ileride çok daha fazla irdelenecektir. Taraftarlık da bu deneylemenin bir parçasıydı.

Toplumu ayrıştırma ve aidiyetsizleştirme yolunda futbol kulüpleri düşman hale getirilirken kulüplerin taraftarlarla ve taraftarların birbirleriyle bütünleşmesini önlemek için statlar şehrin kalbinden dağ başlarına devletin kesesinden boşa kaynak harcanarak taşınarak taraftarların birlikte olmasının önü kesildi.

AKP futbol üzerinden hem stat yapımından para kazanma hem de sporun kumarlaşmasıyla ortaya çıkan pastanın kaymağını da yemek için yeni kulüpler kurarak kazanç kapısı yaratmaya kalktı. Amatör olarak kurulan İBB Spor Kulübü’nü önce profesyonelleştirip şirketleştirdikten sonra İstanbullulardan çalarak Başakşehir adıyla liglere soktular. Şimdi de adını kurucusundan alan bir mahalle takımını Sayın Erdoğan orada oynadı diye ilçeler arası gezdirip en üst lige çıkarıyorlar. Bunları yapıyorlar ama bir şeyi yapamıyorlar. Bu kulüplerin taraftarı olmuyor. Sirk takımı gibiler. Erok Spor teknik direktörü feryat figan ağlıyor; "taraftarımız yok" diye. O da farkında değil. Yapanların taraftar umurlarında değil ki, kulübün üzerinden para kazanmayı düşünüyorlar.

Ancak ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar taraftarlık yara alsa da, birçok kulüpte aidiyet devam ediyor. Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş taraftarları tribünleri boşaltmazken, en az onlar kadar Eskişehir, Bursa, Göztepe gibi il ve ilçe takımlarının yanında küçük bir semt takımı olan Karagümrük Kulübü’nün namlı taraftarları da Olimpiyat Stadı’na sürgün edilmelerine rağmen aidiyetlerini kaybetmeden direniyorlar. Çünkü buralarda yerleşmiş bir futbol kültürü var. Kültür parayla oluşturulamaz veya "ha deyince" yok edilemez.

Toplumun her katmanına uygulanan aidiyetsizleştirme çabaları futbol kültürünün gelişmediği illerde taraftarlar üzerinde başarılı olurken, kültürün olduğu yerlerde duvara tosluyor.

Futbol sadece futbol değildir, ders alalım. Kültür varsa temel var. Temel varsa korkulmaz, öyleyse yılgınlığa düşmeden mücadeleyi sürdürelim. Sadece futbolda değil her katmanda. Karşı karşıya değil, eskiden olduğu gibi aidiyetimizi kaybetmeden yan yana...

25 Mart 2026 - Mehmet Şevket Atalay