Farfara denilince aklımıza “Oy farfara, farfara" türküsü gelse de farfara "ağız kalabalığı, gürültü" demektir.

Ülkemizde siyaset farfara üzerinden yürüyor. Sesi daha çok çıkan, karşısındakini susturan kazanacak gibi bir anlayış hâkim. Biri demeç veriyor, iki saat geçmeden karşıdan başka biri yanıtlıyor; "onu öyle demezler..." Zannedersiniz aşık atışması.

Siyasetin karşılıklı iki mahallesinde de pespayelik aldı başını gidiyor. Ben siyasetin bu iki mahallesini rozetçiler ve takkeciler olarak niteliyorum.

İki mahallede de öyle bir kabul var ki benim kabullenmem mümkün değil. Bir taraf yakasına taktığı rozetin ona üstünlük sağladığını düşünüyor, diğer taraf kafasına taktığı takkenin. Rozet ve takke kimlikleri olmuş durumda. Üstelik çok işlevli bir kimlik. Bazen nazar boncuğu oluyor, bazen anahtar. Etraflarında kendileri gibi rozetli veya takkeli ne kadar çoksa o kadar rahat, aksi durumda tedirgin oluyorlar. Kişilikleriyle değil kimlikleriyle yaşayabiliyorlar.

Bin yıldan fazladır devlet geleneği olan bu millet son üç yüz yılda dünyada ortaya çıkan düşünce akımlarını kendince bir kalıba dökememenin sıkıntılarını yaşıyor. Üç yüz yıl önce de durum farklı değildi. Osmanoğulları'ndan 2. Mahmut devleti yeniden yapılandırmaya çalışırken devletin içine düştüğü aczi, etrafındakilerin bir bölümü batılı kurum eksikliğine bir bölümü de takkenin kafada az olmasına bağlıyordu. 2. Mahmut ve sonrasındakiler takkecilerden vazgeçmeden rozetçilerin önerdiklerini yapmaya kalktıkça tökezlendiler. Cumhuriyet kurulup rozetçiler yönetimi ele alınca iki mahalle arasında ipler koptu. Takkeciler bunu takkeye düşmanlık olarak kabul ettiler. Rozetçiler de bunun takke düşmanlığı değil, çağın gereklilikleri doğrultusunda devlet olabilmenin yolu olduğunu anlatamadılar veya anlatmaya gerek duymadılar.

Rozetçilerin kurduğu cumhuriyet kurucularının elinde sadece çeyrek yüz yıl kadar kalıp takkeciler tekrar yönetime geçince işler yine karıştı. İnsanı insan olarak değerli yapmaya odaklı eğitim hamlesi ne yazık ki kimlik olarak değerli olmaya evrildi.

İnsanı insan olarak eğitip ona insani değerleri kazandırıp yurttaş yapmaktansa, fikri diyebileceğimiz kimlik üzerinden şekillendirmek yarım demokrasi için uygun geldi.

Bugün hala bu değer eksikliğinin sıkıntılarını çekiyoruz. Oysa vicdanlı olmanın, ahlaklı olmanın dürüst olmanın takkeyle veya rozetle bir ilgisi yok. Bunlara sahip olmanın temeline inerseniz iki tarafında özde ifade ettikleri değerler. Uygulamaya gelindiğinde ise kimliğiniz varsa bu değerlerinizin bir önemi kalmamış vaziyette.

Hal böyle olunca haliyle siyaset, amigolara kalıyor. İki mahalledeki siyaset amigoları da eğitimsiz, dertleri maça bedava girmek, amigoluk kimliğinin dokunulmazlığıyla bir köşe kapmak. Eh bir de çalışmadan irat getirecek bir imkân sağlandı mı tamam.

İki mahallede de siyaset bunların kontrolünde. 

İki mahalledekiler de dillerine hâkim değiller hem ağızlarından çıkan lafın nereye gideceğini tartamıyorlar hem de kullandıkları kelimelerin anlamını bilmiyorlar.

Biraz hazırlanıp konuşurlarsa içi boş süslü laflar edebiliyorlar, ancak ani durum karşısında yaldızları dökülüveriyor.

Gündemde rozetçi başının partisinden istifaya niyetlenen bir belediye başkanına sosyal iletişim aracı üzerinden yazdığı iddia edilen laflar var. Bu mahalledekiler karşı mahalleye göre birazcık daha mürekkep yalamış olduklarından kendi içlerinde olanları ortalığa döküveriyorlar. Takkeciler ise "bizdendir" deyip susuyorlar. Yok birbirlerinden farkları.

Kimlik siyasetiyle yetiştirilen kitleler içinde elbette vicdanlı, ahlaklı ve dürüst insanlar her iki mahallede de var. Ama siyasetin yönetimini ele geçirenler eğitimsiz olunca taraftar liderleri böyle kişilerin bırakın yolunu açmayı fikirlerini ifade etmesine bile tahammül edemiyor. Koltuklarından korkuyorlar.

Hasılı kelam, siyasetin üst yapısını değiştiremedikçe türküdeki gibi misket yuvarlar dururuz...   

11 Şubat 2026 - M. Şevket Atalay