"163" başlıklı bir önceki makalemde Dışişleri Bakanlığı’na içerde ve dışarıda görev yapacak bir nevi "ordu" kurma yetkisi verilmesinin sakıncalarını belirtip, 2014 yılı Ekim ayında yayınlanan "Jandarma" başlıklı makalemde (*) yazdıklarıma benzer uyarılarda bulunmuştum.
2014 yılında yaptığım uyarı ve çözüm önerilerime rağmen, ülkenin "devlet" olma vasfını yok etmeye yönelik dışarıda hazırlanılmış planlar "15 Temmuz" olaylarının hemen ardından 2016 yılında kimler tarafından hazırlandığına bakılmaksızın 668 sayılı KHK ile yürürlüğe konmuş ve Jandarma Teşkilatı, İçişleri Bakanlığı’na bağlanmıştı.
Böylece NATO askeri sayılmayan ancak Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı bu önemli güvenlik gücü aynı Kararname ile Deniz Kuvvetlerinden alınarak İçişleri Bakanlığı’na bağlanan "Sahil Güvenlik Komutanlığı" gibi sınır güvenliğinde etkisizleştirilmişti. Bir de bu planın bir parçası olan sınırlarımızda mayınların temizlenmesi bunlara eklenince olanlar oldu.
Şimdi sormak hakkım değil mi?; "Niye şaşırıyorsunuz güzel kardeşim?"
Yunan Sahil Güvenlik botunun Bodrum'da karaya yanaşmasına niye şaşırıyorsunuz?
Diyarbakır'da "Narin" cinayetinin çözülememesine niye şaşırıyorsunuz?
Ülkede" bu kadar kaçak yabancı nasıl var" diye niye şaşırıyorsunuz?
"Madde bağımlısı gençlerimiz neden bu kadar arttı, bu hapları nasıl buluyorlar" diye niye şaşırıyorsunuz?
Şimdiden söylüyorum. Bu şaşkınlıklarınız yaşanacakların yanında hiç kalacak. Dışişleri bünyesinde böyle bir silahlı güç oluşturulursa şaşkınlığımız yurtiçinden yurtdışına sıçrayacak.
Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlıklarını tekrar Türk Ordusu bünyesine almadan sınır ve sahil güvenliğini sağlayamazsınız. Sınır dış güvenliktir ve bu yüzden sınırı "ordu" beklemelidir, hele bizim gibi karmaşık coğrafyadaysanız. Sınırınızı koruyamazsanız, iç güvenliğinizi de sağlayamazsınız.
İçeride ise "Kır Polisi" teşkilatını kurmadan "Narin" cinayetini Jandarmanın bu yapısı ile çözemezsiniz. Üstelik Tavşantepe diğer bir akıl eksikliğiyle çıkarılan "Büyükşehir" Kanunu sayesinde "köy" değil, "mahalle". Yani aslında mevcut kanunlara göre yapılması gereken düzenlemeler yapılmalı ve "Jandarma" değil "Polis" bölgesinde olmalıydı. İddia ediyorum Diyarbakır Tavşantepe Mahallesi polis bölgesinde olsaydı bu cinayet deliller karartılmadan çoktan çözülmüş olurdu.
Ülkeyi yönetenlerin çıkardıkları kanunların kimler tarafından hazırlandığını, çıkarıldıktan sonra işlerin nereye varacağını analiz edebilecek bilgi yetersizliği olduğundan ve aslında merkezi idare rantını üleşmekten başkaca bir dertleri de olmadığından ülke "saldım çayıra, Mevlam kayıra" vaziyetinde.
Bunları dile getirmesi gereken muhalefet ise ölü uykusunda. Belediyelerin rantı da onlara yetiyor. Onların tek derdi, uçkur dedikodusuyla belediye rantının patronu olmak.
İktidar merkezi idarenin rantından memnun, muhalefet belediyelerin rantından. Onlar için hayat; "İki dönüm bostan, yan gel yat Osman".
Bölüşmüşler pastayı bir tarafını bıyıklı bademler yiyor diğer tarafını kravatlı bademler.
Ah, benim güzel kardeşim. Biliyorum, sinirleniyorsun üzülüyorsun ama siyaseti futbol maçı gibi tribünden izlediğin müddetçe, olanların hesabını "taraftar" gömleğinle sessiz kalıp partini yönetenlere cesaretle soramadıkça, sen Gazze'de olanlarla ilgilenirken bakacaksın ki günün birinde Yunan botu İzmir Limanı’nda kaçakçı yakalayacak, sakın şaşırma...
08 Ekim 2024 - M. Şevket Atalay
(*) Sitemize yapılan siber saldırılarla ulaşılamayan yazılarımdan "Jandarma" başlıklı makalem internet sitemize yeniden yüklenmiştir.