Son aylarda yaşanan açılım sürecinde de önce millete sorulmalı, ardından gerekiyorsa girişimlerde bulunulmalıydı. Zira bu konuda toplumda ciddi tepkiler olduğu görülüyor. Devletin ve milletin vekillerinin terör suçlarından hüküm giymiş bir kişiyi muhatap almasının doğru olmadığı, aksine herkesin devletin kurallarına ve kanunlarına uyması gerektiği yönünde görüşler dile getiriliyor. Hatta böylesine önemli bir konuda gerekirse referanduma gidilmesi gerektiğini savunanlar bulunuyor.
Türkiye'de Anayasa Mahkemesi, 1961 Anayasası ile kuruldu. 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan anayasa değişikliği referandumuyla ise Anayasa Mahkemesinin yapısı ile görev ve yetkilerine ilişkin önemli değişiklikler yapıldı.
O dönemde bu konu çok tartışıldı. Devletin en üst düzey temsilcileri tarafından dahi “Üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü” söylemi sıkça dile getirildi. Topluma, hukuksuzlukların önüne geçileceği anlatıldı.
Ancak bugün gelinen noktada tartışılan konulara baktığımızda, birbiriyle çelişen açıklamaları fazlasıyla duyar olduk.
İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Ülkede bunca olay yaşanırken bütün uygulamalar gerçekten hukuki bir zemine uygun mudur?
Mesela cezasının infazı devam eden Abdullah Öcalan'ın yürütülen süreçte üstlendiği rol kamuoyunda tartışılmaktadır. Devletin bütünlüğüne karşı işlenen suçlardan hüküm giymiş bir kişinin süreçte muhatap alınması hukuken ve siyaseten nasıl değerlendirilmelidir? Devlet yetkililerinin veya milletvekillerinin bir hükümlüyle görüşmesinin hukuki dayanakları ve sınırları nelerdir? Böylesine önemli bir konuda kamuoyunun açık ve ayrıntılı biçimde bilgilendirilmesi gerekmez mi?
Öte yandan mahkûmiyetlerin siyasi haklara etkisi de üzerinde durulması gereken başka bir konudur. Anayasa'nın 76. maddesi milletvekili seçilme yeterliliği bakımından bazı mahkûmiyetlere ilişkin sınırlamalar getirirken, Türk Ceza Kanunu'nun 53. maddesinde de belirli hakları kullanmaktan yoksun bırakılmaya ilişkin hükümler bulunmaktadır.
Bu düzenlemeler karşısında hükümlülerin siyasi faaliyetlerinin kapsamı ve sınırları nedir? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve iç hukukumuz birlikte değerlendirildiğinde ortaya nasıl bir tablo çıkmaktadır? Vatandaşın bütün bunları açık ve anlaşılır biçimde öğrenme hakkı yok mudur?
Bir hukuk söylemidir tutturulmuş gidiyor. Peki nerede eşitlik ilkesi? Hak ihlalleri, yaşama ve eğitim hakları, sosyal haklar, sağlık hizmetlerinden eşit yararlanma, gösteri ve yürüyüş hakkı, itiraz hakkı ve en önemlisi can ve mal güvenliği ile vatandaşlık hakları...
Bunların tamamı gerektiği gibi uygulanıyor mu?
Denetimli serbestlik ve infaz uygulamalarının kamuoyunda zaman zaman “cezasızlık algısı” oluşturduğu yönündeki tartışmalar da sürüyor. Suç işleyen bazı kişilerin kısa süre içerisinde yeniden toplum içine dönmesi vatandaşta tepki yaratırken, suç mağdurlarının ve toplumun güvenliğinin yeterince korunup korunmadığı da sorgulanıyor.
Bu durumda masum insanların haklarını kim koruyacak?
Bütün bunları teker teker mercek altına aldığımızda, sanırım pek çok konuda kendimizi sorgulamamız gerekiyor.
Hukukun üstünlüğünü benimsemiş ülkelerde temel amaç, hukuk kurallarının kişinin makamına, gücüne veya toplumdaki konumuna bakılmaksızın herkese eşit uygulanmasıdır. İster devletin en üst makamlarında bulunan bir kişi olsun ister sıradan bir vatandaş, hukuk karşısında eşitlik demokratik hukuk devletinin temel ilkelerinden biridir.
Peki bizim ülkemizde durum nedir?
Suç ve ceza politikalarının toplumda adalet duygusunu güçlendirmesi gerekirken, uygulamalar vatandaşta neden zaman zaman bunun tam tersi bir algı oluşturuyor?
Bir tarafta suç mağdurları adalet ararken, diğer tarafta çeşitli hukuki ve ekonomik yükümlülüklerinden kaynaklanan süreçlerle karşı karşıya kalan vatandaşların yaşadıkları sıkıntılar gündeme geliyor.
Böyle bir ortamda “adaletten, adil yargılanmadan, haktan, hukuktan ve eşitlikten” söz edebilmemiz için vatandaşın kafasındaki soruların cevaplandırılması gerekir.
Çünkü bilinmezler çoğaldıkça milletin aklı karışıyor, adalete olan güven zedeleniyor.
Kuvvetler ayrılığı dediğimiz yasama, yürütme ve yargı erklerinin her biri görevini Anayasa ve kanunlar çerçevesinde eksiksiz yerine getirdiğinde toplumun huzuru da güçlenir. Vicdanlarda kuşkuya yer bırakılmamalıdır ki bu ülkede “Hukuk var, adalet var.” denilebilsin.
Adaletin simgesi hâline gelen gözleri bağlı kadın figürünün elindeki terazi eşitliği, gözlerindeki bağ ise kişilerin kimliğine, makamına veya gücüne bakılmaksızın tarafsızlığı temsil eder.
O terazi hiçbir zaman şaşmamalıdır.
Bir kefesi aşağıda, diğer kefesi yukarıda olmamalı; gözlerdeki bağ kimin karşısında olduğuna göre açılmamalıdır.
Adaletin hassas terazisi; haktan, eşitlikten ve toplumsal huzurdan yana hiçbir kuşku yaratmayacak biçimde işlemelidir.
Sıradan vatandaşın başına bir olay geldiğinde hayatı altüst olurken, başkalarına ayrıcalık tanındığı yönünde bir algının oluşması bile hukuk devleti açısından sorgulanması gereken ciddi bir meseledir.
Çünkü insanların devletlerine güven duymalarının en önemli dayanaklarından biri, hukukun ve adaletin herkese eşit uygulanacağına inanmalarıdır.
Vatandaşlarımız devletin güvencesi altındaysa devlet de üzerine düşeni yaparak insanların huzurunu, güvenliğini ve haklarını eşit ve adil biçimde korumakla yükümlüdür.
Aksi hâlde hukuk ve adalete olan güven zayıflar.
Adaletten umudunu kesen insanların kendi adaletini sağlamaya kalkışması ise bir toplum için en tehlikeli sonuçlardan biridir. Böyle bir durumda kargaşa, huzursuzluk ve çatışma kaçınılmaz hâle gelebilir.
Bu nedenle hiç kimse kendi hukukunu yaratmaya kalkışmamalı; haklar hukuk içerisinde aranmalı, devlet de adalet mekanizmasının güvenilir ve eşit biçimde işlemesini sağlamalıdır.
Devlet üzerine düşeni yapacak, vatandaş da kurala, kanuna ve toplumsal düzene uyacak ki toplum yaşamının ahengi bozulmadan devam etsin.
Toplumsal barış için hukukun ve adaletin keskin kılıcının adil, tarafsız ve hakkaniyetli biçimde işlemesi şarttır.