Ülkemizde yaşananlar ve özellikle sınırımızın hemen yanındaki son gelişmeler, dikkatle değerlendirilmesi gereken ciddi riskler barındırmaktadır.

Suriye’de SDG’nin kontrolünde bulunan petrol, enerji alanları, barajlar ve sınır kapıları gibi stratejik unsurların önemli bir bölümünün Şara yönetimine devredildiği ifade edilmektedir. Ayn el-Arab ve Haseke hattında oluşan bu yeni tablo, bazı çevreler tarafından tarihsel olarak 1919 sonrası çizilen haritalarla ve Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) tartışmalarıyla ilişkilendirilmektedir. ABD’nin SDG’yi “taktik ortak” olarak tanımlaması, bu yapının ilerleyen süreçte farklı amaçlarla kullanılabileceği yönündeki değerlendirmeleri güçlendirmektedir. Bu gelişmeler, Suriye’nin artık İsrail açısından doğrudan bir tehdit oluşturmayan bir yapıya evrildiği yorumlarına da yol açmaktadır.

Suriye güçleri tarafından Fırat’ın doğusuna yönlendirilen silahlı grupların, Türkiye sınırına yakın alanlarda yoğunlaşması ülkemiz açısından güvenlik riski oluşturmaktadır. Bu noktada, söz konusu grupların neden sınırımıza yakın bölgelere yönlendirildiği ve bu tercihin hangi stratejik hedeflere hizmet ettiği soruları kamuoyunda sıkça dile getirilmektedir. Bazı analizlere göre, bu durum ABD ve İsrail politikalarıyla uyumlu bir tabloya işaret etmektedir. Türkiye açısından bakıldığında, sınır hattında konuşlanan bu yapıların ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturduğu açıktır.

Suriye’de bazı bölgelerin temizlenip kontrol altına alınmasına rağmen, Fırat’ın doğusunda silahlı yapıların varlığını sürdürmesi, bu alanların neden tamamen kontrol altına alınmadığı sorusunu gündeme getirmektedir. Bu tablo, bölgede uzun vadeli ve çok katmanlı planların devrede olabileceğine dair kaygıları artırmaktadır.

Bazı değerlendirmelere göre, bölgede etkili olan aktörlerin dış merkezlerden gelen yönlendirmelerle hareket ettiği ve yeni oluşan yapılar için taşeronluk rolü üstlendiği iddia edilmektedir. ABD’li yetkililerin bölgeye dair yaptıkları açıklamalar da önümüzdeki süreçte yeni senaryoların devreye sokulabileceğine işaret etmektedir. DEAŞ unsurlarının Irak’a yönlendirilmesi, ardından farklı coğrafyalarda yeniden sahaya sürülmesi yönündeki iddialar da bu çerçevede tartışılmaktadır. Bu süreçte İran ve Türkiye’nin hedef ülkeler arasında yer alabileceği yönünde ciddi endişeler bulunmaktadır.

ABD’nin geçmişten bu yana farklı isimler altında çeşitli silahlı gruplarla çalıştığına dair yaygın bir kanaat vardır. Harfleri ve isimleri değişse de bu yapıların benzer amaçlara hizmet ettiği yönündeki değerlendirmeler kamuoyunda sıkça dile getirilmektedir. Bölgedeki güç dengelerinin, bu tür yapıların kullanılmasıyla yeniden şekillendirildiği görülmektedir.

Irak sürecinden bu yana bölgede varlık gösteren ve “Koalisyon Güçleri” adı altında faaliyet yürüten askerî yapılanmaların, çeşitli silahlı gruplara eğitim, silah ve lojistik destek sağladığına dair çok sayıda iddia bulunmaktadır. Bu yapıların, eğit-donat programları kapsamında sahadaki gruplara askerî ve stratejik eğitimler verdiği, ardından bu unsurların farklı ülkelerdeki çatışmalarda kullanıldığı yönündeki değerlendirmeler ciddiyetle ele alınmalıdır. Uluslararası toplumun bu tablo karşısında sessiz kalması ise, çıkar ilişkileri üzerinden açıklanmaktadır.

El Kaide ve DEAŞ gibi yapıların ortaya çıkışı ve bölgede kullanılma biçimleri de uzun süredir tartışma konusudur. Bu yapıların karşısında savaşan bazı grupların da yine küresel güçler tarafından desteklendiği yönündeki iddialar, sahadaki karmaşık tabloyu daha da derinleştirmektedir. Suriye’de HTŞ’nin ön plana çıkarılması, Esad yönetiminin devrilmesi ve ardından Şara’nın devlet başkanı konumuna getirilmesi, geçmişteki ilişkiler ve iddialar nedeniyle kamuoyunda soru işaretleri yaratmıştır.

Bu süreçlerin ardından bölgede yaşanan çatışmalar, bombardımanlar ve sözde kurtarma operasyonları sonucunda boşalan alanların yeni güçler tarafından kontrol altına alındığı görülmektedir. Nihai hedefin, bölgenin petrol, su ve diğer stratejik kaynakları üzerinde hâkimiyet kurmak olduğu yönündeki değerlendirmeler güçlenmektedir.

Türkiye’nin güney sınırlarında oluşturulması planlanan tampon ya da kanton bölgeler ise son derece risklidir. Modern savaş doktrinlerinin hava harekâtlarıyla başlayıp kara unsurlarıyla devam ettiği düşünüldüğünde, bu bölgelerde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin varlığı hâlinde ülkemizin doğrudan çatışmanın içine çekilmesi ihtimali artmaktadır. Bu durumun, Türkiye’yi istemediği bir askerî ve siyasi sürece sürükleyebileceği açıktır.

Olası kanton ve uçuşa yasak bölge girişimlerine Rusya, İran ve Çin’in karşı çıkması da uluslararası düzeyde yeni gerilim alanları yaratacaktır. Bu tablo, emperyal güçlerin ve bölgesel taşeronlarının Türkiye’yi ciddi bir riskle karşı karşıya bırakabileceğini göstermektedir.

Dış politikada atılan adımların yeterliliği konusunda toplumda ciddi eleştiriler bulunmaktadır. Türkiye’nin bir ateş çemberi içinde olduğu ve bu çemberin giderek daraltıldığı açıkça görülmektedir. Bazı analizlere göre, emperyalist güçlerin nihai hedefi Türkiye’yi de bu çatışma alanının içine çekmektir.

ABD’li yetkililerin açıklamaları, Türkiye’nin Ortadoğu’daki bu sürece dâhil edilmek istendiğini göstermektedir. BOP kapsamında çizilen haritalar ve yapılan açık planlamalar, bu hedeflerin gizlenmediğini ortaya koymaktadır.

Bu bölgede asıl hedefin, Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi ve yeni devletçiklerin oluşturulması olduğu yönündeki görüşler giderek yaygınlaşmaktadır. Kürt devleti söylemi üzerinden yürütülen tartışmaların da bu stratejinin bir parçası olduğu iddia edilmektedir.

Emperyal güçlerin ilgisinin, bölgenin petrol, maden ve özellikle gelecekte daha da hayati önem taşıyacak su kaynakları üzerinde yoğunlaştığı açıktır. Oluşturulacak yapıların nasıl yönetileceği değil, bu kaynakların kimlerin kontrolünde olacağı belirleyici unsurdur.

Sınırlarımızın hemen yanında yaşanan çatışmalar, dökülen kan ve yaşanan yıkımın arkasında bu çıkar hesaplarının bulunduğu görülmektedir. Bu gerçekler karşısında Türkiye’nin son derece dikkatli, bağımsız ve kararlı bir politika izlemesi hayati önem taşımaktadır.

Aksi hâlde, ülkemiz uluslararası güç mücadelelerinin bir parçası hâline getirilebilir ve bunun bedeli ağır olabilir. Bugün gerekli tedbirler alınmazsa, yarın pişmanlık fayda sağlamayacaktır.