Eski yılların bilinen nostaljik şarkılarındandır bilirsiniz: “Aşk dediğin lâftır derler, sakın kanma onlara” diye sürer gider şarkılar... Günümüzdeki aşklara da akıl sır ermiyor; bir bakmışsınız sarmaş dolaş, bir de bakmışsınız bitmiş gidivermiş. Günümüzde geçici hevesleri aşk sananlar oldukça fazla galiba.

Nerede o Şirin’e olan aşkı için hiç çekinmeden dağları delen Ferhatlar, ya da romanlara bile konu olmuş Tahir ile Zühre’nin, Kerem ile Aslı’nın aşk hikâyeleri... Adı üstünde “hikâye” işte.

Günümüzde dağlar deliniyor ama ya madenleri aramak için ya da devasa rezidanslar, siteler yapmak için. Eh, bu da para ve rant aşkı olmalı herhalde.

Dağları delerek sevdiğine su getiren âşıkları bırakın, yerinden kalkıp bir bardak su getireni bile zor görürsünüz. Son yıllardaki aşkların ömrü ise artık “göz açıp kapayıncaya kadar” süreliğine olmuşsa eğer, maalesef o zaman duygu dejenerasyonu yaşanmışlıklarla dolu bir sürü hayat var demektir.

Toplumsal yaşam içinde giderek azalan, unutulan birçok değerimiz var zaten; aşk ne ki, solda sıfır.

Her dönemde önemli günlerimiz var. 14 Şubat Sevgililer Günü olarak bilinir. Genelde tek taş pırlanta veya hediye yarışı, tüketim çılgınlığına bağlı sektörel bazlı yaklaşımlar duygusallığın, sevginin masumiyetini bile fırsata ve kazanca dönüştürmekle kalmıyor; bence çok yıpratıyor. Zira gücü ve imkânı olmayanların boynunu bükmekle kalmayıp imkânlarını da zorluyor diyebiliriz. Eh, aşkın büyüklüğü hediye alınan pırlantanın büyüklüğü ile ölçülür olunca, alamayanlar sonsuz bir yalnızlığa mahkûm oluyor sanki.

Sevgi daima fedakârlık ister. Sevgi ve aşk iki taraflı ticari bir ilişki değildir; öyle olduğunda anlamını yitirir zaten. Gerçek aşk beden değil, bedel ister diyebiliriz. Sevenlerin biri kendini feda edip diğeri kâr ediyorsa ona “fedakârlık” denemez; onun adı ticari bir anlam taşır, duygulardan söz edilemez.

Oysa sevebilmek, Ala Dağlar kadar vakur ve başı dumanlı olmalı. Sevdalar sert kayalar gibi dimdik, hiçbir şeyden etkilenmeden öylece ayakta kalabilmeli. Yıllarca görenlerin hayran kalacağı bir şekilde olmalıdır.

Kısacası, yürekten koşulsuz şartsız sevebilmek kutsal bir duygudur. Tabii artık günümüzde öylesi varsa...

Günümüzde adına aşk denen, ama uzaktan yakından aşkla alakası olmayan ilişkileri çok görüyoruz ve yaşanılanlara hayret edip şaşkınlıkla baka kalıyoruz değil mi?

Bu yıl da 14 Şubat, nasılsa oluşturulmuş ticari amaca dönük bir kutlama gününden öteye gidemeyecek etkinliklerle her yıl olduğu gibi yine kutlanacak. Buna bağlı birçok sektör de para kazanacak, hepsi o kadar.

Gerçekten karşılıksız, yürekten sevenlerin bu tarz kutlamalara pek de itibar etmediğini biliyoruz. Onlar sessizlik içinde ya kavuşamamanın acısını yaşarlar ya da umutlarla avunurlar.

14 Şubat özel bir gün gibi sunulsa da asıl özel olan her insanın kendine has insani duygularıdır.

Dünya üzerindeki birçok yerde yapılan istatistiklere göre aşkın ömrü sadece üç yılmış. İlk yıllarda yaşananlar sadece tutkudan ibaretmiş; sonraki yıllarda ise yerini şefkat duygularına bırakırmış. Son dönemdeki bir yılda da sadece can sıkıntısı olarak geçermiş. Bu konu uzmanlarının görüşleri böyle.

İlk yıllarda “Beni terk edersen ölürüm” denirmiş. İkinci yılda “Beni terk edersen acı çekerim ama sonra kendimi toparlarım” denirmiş. Üçüncü yılın sonunda ise “Beni terk edersen kurtulduğuma sevinir, şampanya ya da havai fişek patlatacağım” denirmiş.

Aşk konusunda söylemler de çok farklıdır. Sizleri aşkın hayat boyu sürdüğüne de inandırırlar. Oysa bilim adamlarına göre aşk duygusu kimyasal olarak üçüncü yılın sonunda yok oluyormuş.

İlk yıl birlikte eşyalar satın alınır, ikinci yıl eşyaların yerleri değiştirilir, üçüncü yılda ayrılıklarda eşyalar paylaşılır der uzmanlar. Aşkta başlangıçta her şey güzeldir; siz bile güzelsinizdir. Nasıl olup da bu kadar âşık olduğunuza akıl sır erdiremezsiniz. Her yeni gün mucizelerle doludur. Mutluluk vardır; bu kadar mutlu olduktan sonra başka bir şey düşünmezsiniz. Birlikte görüntüleriniz başkalarının hoşuna gittikçe bu sizi de mutlu eder. Her geçen günün aşkınızı daha da büyütüp sağlamlaştırdığına inanırsınız der uzmanlar. Üçüncü yılda ise giderek sona yaklaştığınızı hisseder, etrafınızı daha dikkatli incelemeye başlarsınız.

Uzmanlara göre aşkın ömrü üç yıl. İlk yıllarda “beni terk edersen ölürüm” denir. İkinci yılda “beni terk edersen acı çekerim ama sonra toparlarım” denir. Üçüncü yılın sonunda ise “beni terk edersen kurtulduğuma sevinir, şampanya ya da havai fişek patlatacağım” denir.

İlk yıl birlikte eşyalar satın alınır, ikinci yıl eşyaların yerleri değiştirilir, üçüncü yılda ayrılıklarda eşyalar paylaşılır. Aşkta başlangıçta her şey güzeldir; siz bile güzelsinizdir. Nasıl olup da bu kadar âşık olduğunuza akıl sır erdiremezsiniz. Her yeni gün mucizelerle doludur. Mutluluk vardır; bu kadar mutlu olduktan sonra başka bir şey düşünmezsiniz. Birlikte görüntüleriniz başkalarının hoşuna gittikçe bu sizi de mutlu eder. Her geçen günün aşkınızı daha da büyütüp sağlamlaştırdığına inanırsınız.

Üçüncü yılda ise giderek sona yaklaştığınızı hisseder, etrafınızı daha dikkatli incelemeye başlarsınız. Başlarda bu sizi ürkütmez; kendinizi her şeyin yolunda olduğuna inandırmışsınızdır. Fakat üçüncü yıla geldiğinizde sokaklarda dolaşan bütün çıtır kızlar dikkatinizi çeker, onlara imrenirsiniz. Karşılaştırmalar yapmaya başlarsınız. Birlikte olduğunuz kişiyle artık konuşamama dönemine girmişsinizdir. Hatta kafelerde ya da restorandaki yan masada oturanların konuşmalarını dinlemekle geçer zamanınız. Beraberliğinizi sıkıcı bulmaya başlamış, bundan sonrasına bir saniye bile katlanamayacağınızı düşünmeye başlamışsınızdır. Artık bir başkasına âşık olmaya hazır olmuşsunuzdur.

Bilimsel analiz yapanlara göre aşk komplosunun temelinde bir sır yatmaktadır. Aşk aslında insanlarda kimyasal olarak geçici bir dopamin, noradrenalin, prolaktin, luliberin ve oksitosin hormonunun yükselmesidir. Feniletilamin (FEA) denen küçük bir molekül ise neşe, taşkınlık ve keyif duygularını tetikler. Yıldırım aşkı da FEA’ya doyan limbik sistem nöronlarıdır. Şefkat duygusu ise aslında vücuttaki endorfinlerdir. Bu hormonların üçüncü yılın sonunda faaliyetlerine son verdiği bilimsel olarak kanıtlanmıştır.

İstatistiklere göre üç yıl sonra hormonların etkisi biter. Buna rağmen toplumun bazı kesimleri insanlara büyük bir aşk masalı anlatır. Bu da ticari ürünlerin satılabilmesi için yapılır. Ne istatistikler ne de biyokimya değiştirir: çiftlerdeki aşkın ömrü üç yıldır. Sonrasında “efkâr karması, psikolojik travmalar ya da iç karartan parçalar” dönemleri gelir.

Aşklardaki tek sorun, “ne zamandan itibaren yalan söylenmeye başlandığıdır.” Bilim adamlarına göre “seni seviyorum” demelerinizin tadının eskisiyle aynı olmayacağı bir gün mutlaka gelecektir.

Fransız yazar Frédéric Beigbeder şöyle der:

“Yalnızlık insanı düşünmeye mecbur ediyor. Eğer Descartes bugün yaşasaydı ‘Düşünüyorum, öyleyse varım’ demezdi; ‘Yalnızım, öyleyse düşünüyorum’ derdi. Zira yalnızlık insanlara düşünmek için çok fazla zaman bırakıyor. Kafası ne kadar fazla çalışırsa o kadar çok mutsuz oluyor.”

Ve ekler: “Karınız arkadaşınız gibi olmaya başladıysa artık bir arkadaşınıza karınız olmayı teklif etmenizin zamanı gelmiştir. İnsan sahip olduğu şeyi arzulayamaz; bu doğaya aykırıdır. İşte en güzel evliliklerin bile bir gün çıkıp geliveren herhangi bir yabancı tarafından paramparça edilmesinin nedeni budur. Mümkün olan en güzel kızla evlenmiş olsanız bile, bir gün kapıyı vurmadan hayatınıza ansızın girecek ve üzerinizde aşırı güçlü bir afrodizyak etkisi yapacak yeni bir yabancı mutlaka olacaktır.”

Beigbeder’e göre: “En güçlü aşk paylaşılmayan aşktır.”

Françoise Sagan ise şöyle der: “İşleri içinden çıkılmaz bir hale getirmemek lâzım. Her şeyi olduğu gibi söylemek lâzım. İnsanlar sever ve sonra da sevgi biter.”

Beigbeder başka bir yerde: “Aşk daha başlamadan kaybedilmiş bir savaştır.” der. Ve yine: “Hakikat, aşkın mis kokuları arasında başlayıp, kötü kokular içinde bitmesidir.”

Konfüçyüs’e bir gün aşk nedir diye sormuşlar. O da: “Karşılıktan çok çabaya önem vermeye aşk denir.” demiş.

Nikâhlarda ya da düğünlerde etrafınızda kalabalıklar vardır; ama ayrılıklarda ise nedense hep ve daima yalnızsınızdır. Oysa en çok insanlara o zaman ihtiyacınız varken etrafınızda kimseler pek olmaz derler.

Aşkın ömrü mademki üç yıl, Bermuda Şeytan Üçgeni kadar karmaşık ve anlaşılamaz olduğunu da düşünecek olursak, içinden çıkılamayacak zor dönemeçler yaşamayı da insan ruhundan kaynaklanan fırtınaları da aşklarla birlikte hepsi üç yıllık bir zamanı kapsıyormuş.

Doğanın dengesini hiçbir şey bozamaz. “Hayat ölümle son sözünü söyler” insanlara ve yaşamdaki her aşk da ölüme mahkûmdur denilebilir.

Ülkemizin başına gelen bunca acılar, doğal afetler ve üzücü olaylar varken bu tarz kutlamaları yapmak nedir, bunun yorumunu da sizlere bırakıyorum.

Hayaller farklı, gerçekler ise çok farklıdır.