Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) birçok ülke ile temaslar yürütüyor ve adeta KKTC yönetimini pasifize edercesine adanın tek yönetimi kendisiymiş gibi algı yöntemlerine başvuruyor. En kötüsü de birçok Arap ülkesi Güney Kıbrıs’ta büyükelçilikler açarak orada temsilcilikler oluşturunca insanın aklına, “Neden Kuzey Kıbrıs Türk yönetimine değil de önce oraya?” sorusu geliyor. Adanın tek hâkimi gibi davranmalarının altında ne var diye düşünmeden edemiyorsunuz.

BM’nin 541 ve 550 sayılı kararları işgalci güç tanımı yapar. Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan bu kararları kabul ederek Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni tanıdılar. (KKTC işgalci olarak kabul ediliyor.) Oysa şehitler verilerek kurulmuş olan KKTC’yi tanımayan bu ülkeler, sözde dost gibi görünseler de BM kararlarını ve Rum yönetimini tanımış oldular. İsrail ile iş birliği yapıp Akdeniz’in altından geçecek elektrik hattı anlaşması yapan, Ege ve Akdeniz’deki deniz kıta sahanlıklarımızı işgal eden Yunanlılar; Lozan Antlaşması’na göre yasak olmasına rağmen Ege’deki 12 adayı silahlandırıp askeri üsler kurarak haklarımızı hiçe sayıyor.

Kıbrıs adası üzerinde sessiz sedasız birçok görüşme yürütülüyor. Ancak bunların gizli pazarlıklarla mı yoksa açıkça mı yapıldığı belli değil. Yunanistan, ABD, Fransa, İtalya ve İsrail ile savunma anlaşmaları imzalanıyor. Ege’de 12 mil hamlesi gibi girişimler, GKRY’nin tek meşru otorite olarak kabul edilmesini sağlayacak bir yapı inşa ediyor. Bu da AB ve NATO perspektifinde küresel medya ağlarıyla sürdürülen stratejik bir iletişim ürünü olarak tezgâhlanıyor. GKRY’nin diplomatik meşrulaştırılması yapılırken KKTC’nin adada işgalci konumunda değerlendirilmesi için hain çalışmalar sinsice devam ediyor.

20 Temmuz Barış Harekâtı sonrasında kurulan KKTC, kahramanlarımızın mücadelesi, efsane lider Rauf Denktaş ve uluslararası sözleşmelerle ülkemize verilmiş Garantörlük anlaşması çerçevesinde hayata geçirilmiştir. Bugün hâlâ desteklerimiz sürmektedir. Ancak son dönemde yapılan pazarlıklarla adanın demografik yapısının değiştirilmeye çalışıldığı, Türk toplumunun azınlık hâline getirilmek istendiği endişesi vardır.

Rum ve Türklerin birlikte kuracağı yeni devletin “Birleşik Kıbrıs Federasyonu” adını alacağı söyleniyor. Ancak detaylar belirsiz. Rumların ve Yunanlıların bugüne kadar yaptıkları ortadayken, endişe duymak gayet normaldir. Ada üzerindeki garantörlük hakkı Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’de olmasına rağmen, Türk kimliği ve varlığı adeta asimile edilmeye çalışılıyor.

Yeni yönetimde polis gücünün %40 Türklerden, %60 Rumlardan oluşacağı belirtiliyor. Doğu Akdeniz’deki zengin doğalgaz rezervlerinin paylaşımı konusunda görüşmeler sürüyor. Ancak ülkemizde bu konuda tek bir haber yapılmıyor. Ada’nın milli günü olan 20 Temmuz Barış Harekâtı’nın yıldönümü kutlamalarının da kaldırılabileceği dillendiriliyor.

Rum lider Anastasiadis, ada üzerinde çeşitli etkinlikler ve festivaller düzenleyerek Rum varlığının daha egemen olduğu imajını vermeye çalışıyor. Ada üzerindeki gizli pazarlıkların neler olduğunu sadece masada oturanlar biliyor. KKTC’nin lâğvedilmesi hâlinde ülkemizin kayıplarının neler olabileceğini kimse hesap etmiyor. Oysa Kıbrıs’ın konumu değiştiğinde hava sahamız, denizlerdeki kıta sahanlıklarımız ve Mersin’den denize açılma imkânımız bile etkilenebilir.

Doğu Akdeniz’deki doğal gaz ve petrol yatakları üzerindeki haklarımızı kaybetme tehlikesi vardır. Rauf Denktaş sonrası KKTC’nin Rumlara teslim edilmesi ihtimali, mücadele verenlerin içini acıtıyor. Denktaş’ın yıllar önce verdiği konferanslarda uyardığı gibi, ada üzerindeki oyunlara karşı uyanık olmak zorundayız.

Bugün İngiliz siyaseti ada üzerinde yeniden etkili. KKTC’ye sahip çıkmak ve Rum egemenliğine dur demek için geç kalmamalıyız.