Yurdumuzun birçok bölgesinde bulunan ve çok kıymetli bir ürün olan zeytin ve zeytin ağaçlarımızın korunup kollanmasına ve yaygınlaştırılmasına yeteri kadar özen gösterilebiliyor mu? Bu tartışılır!
Zeytini, yağı, odunu, pirinası; kısaca her şeyinden yararlanılması nedeniyle adına “ekmek ağacı” ya da “nimet ağacı” denir. Zeytinin ve zeytin ağacının hikâyesi mitolojik anlatımlarla ta antik çağlardan başlayıp günümüze kadar gelir. Antik dönemlerde zeytinin öyküsü, gökyüzünden Akdeniz’e uzatılan bir zeytin dalı ile başlar. Bununla ilgili çok çeşitli mitolojik anlatımlar vardır; ancak en fazla bilineni şöyledir: Tanrıça Athena’nın Atina Akropolü’ne dikmiş olduğu zeytin dalı büyür, fidan olur, ağaç olur ve zeytin verir. Apollo’nun oğulları bu acı meyvecikleri (zeytin) sıkar, damla olur, yağ verir.
Bir diğer anlatımda ise Nuh’un gökyüzüne salıverdiği güvercin gemiye (Nuh’un Gemisi) ağzında zeytin dalıyla döner. Bu bir mucize olur; oralarda bir hayatın olduğu haberini verir. Zeytinyağı yüzyıllardır bilinir ve hep anlatılanlar böyledir. Hem Akdeniz insanının aşına girmiştir hem de Akdeniz kültürünün ayrılmaz bir parçası olarak tarihten günümüze kadar gelmiştir. Acı bir meyveden elde edilmesine rağmen hep güzel ve aydınlık şeyleri simgelemiştir. Beyaz bir güvercinin ağzındaki küçük bir zeytin dalı da barışın simgesi olmuştur.
Zeytin, antik çağlardan günümüze kadar en önemli ticari mallar arasındadır. Temel ticari mallar arasında oluşu nedeniyle de kim bilir daha kaç bin yıl var olacak ve değişik kültürlerde yaşamaya devam edecektir. Yemeklik olmasının yanında aydınlatma yakıtı olarak kullanılmış, yaralar için merhem yapılmış, ilaç olarak değerlendirilmiş, birçok kozmetik ürünün içinde yer almış, hatta acı sütünün cilde iyi geldiği belirtilmiştir. Kısacası çok çeşitli yerlerde kullanılmıştır.
Antik çağlardaki ayin ve dinsel törenlerde destekleyici bir unsur olarak da kullanılmıştır. İsrail’de bulunan antik dünyanın bilinen sitelerinden Del-Dan’da üretilen zeytinyağı dini ayinlerde tapınaklarda kullanılmıştır. Museviliğin erken dönemlerindeki bu uygulamada zeytinden ezilerek elde edilen arı yağ özel anlamda kullanılırmış ve bu yağların standartlarını din adamları belirlerlermiş. Günümüzde de zeytin ve zeytinyağı birçok ülkede önemini koruyor ve korumaya devam edecektir.
Başka ülkelerin bu kadar önem verdiği bu ürüne bizim ülkemizde gereken önem veriliyor mu acaba? Kısaca bir göz atacak olursak: Atatürk’ün direktifi ile 1929 yılında Yalova’da zeytincilik seferberliği başlatıldı ve bu yöndeki gerekli çalışmalar yürütüldü. 1937 yılında ise İzmir Bornova’da Zeytincilik Araştırma Enstitüsü kuruldu ve Atatürk’ün vasiyeti ve isteği ile ölümünden 2,5 ay sonra TBMM’den 3573 sayılı özel zeytincilik kanunu çıkarıldı. Böylece ülkemizde zeytin ağacının yetiştirilmesi ve zeytincilik yurt çapında yaygınlaştırıldı.
O yıllarda ABD dünyadaki en büyük mısır üreticisiydi ve ürettiği mısırlarını ihraç etme hedefiyle 11.9.1947 yılında “Truman Doktrini” ile Marshall yardımı adı altında çeşitli yardımlar yapmaya başladı. Bu yardımlar kapsamında kendi ürettiği mısırözü yağını da ülkemize ihraç etmeye başladı. Akabinde zirai olarak ülkemizdeki tarım alanlarında neyin üretileceği ve neyin tüketileceğine yaptığı anlaşmalarla karar vermeye başladı. Ülkemize mısırözü yağını “alacaksınız” dedi ve alındı. Ancak buna karşılık bizden zeytinyağı alıyordu; mısır yağını ise borç olarak veriyordu. Yıllar sonra da artık dolarla satmaya başladı.
12 Kasım 1956’da yapılan anlaşma ile ABD, zeytinyağı ihracatımızı önce yılda 10 bin ton, daha sonra da 6.400 ton ile sınırladı. Bu rakamlar artarsa, artış oranı kadar ABD’den nebati yağ almak zorundaydık. Kısaca anlatmak gerekirse Marshall yardımı ile başlattıkları uygulama ile tarım politikalarımızı ele geçirmişlerdi. Buna karşılık kendi malları için gümrük vergilerini, antrepo, depo ve belediye vergilerini düşürterek, gemileri için ülkemize ödedikleri “rıhtım yanaşma” ücretlerinden de muaf oldular.
Soya fasulyesi ve mısır üretiminde dünya birincisi olan ABD, ülkemize soya yağı ihracatına da başladı. Getirtilen bu yağlar ucuz oluşu nedeniyle margarin yapımında da kullanıldı ve o dönemde ülkemizdeki ilk margarin fabrikası da ABD’nin yardımı ile kuruldu. Görüldüğü üzere sinsi politikalar ile yürütülen bir yol ile ülkemiz için altın değerindeki zeytin ve zeytinyağı üretiminin yaygınlaşarak ülkemizin kalkınmasının önü böylesine kesilmiş oldu.
İklim olarak yetişmesine uygun olan ülkemizde çok geniş bir alana yayılan zeytin ve zeytincilik günümüzde ise can çekişir bir hale getirilerek kalanları da yok edici bir şekle dönüştü. Açgözlü rant tacirlerinin bir gecede bile yaptığı kıyımlar ile telef olmaya devam ediyor ve edecektir de. Teşvik edici yasalar çıkmadıkça, “milli ekonomi” modelimiz benimsenmedikçe, ülkemizin bu gibi değerlerine yasalarla sahip çıkılmadıkça bu bitişler ve sona doğru gidişler devam edecektir.
Dış ülkelere bağımlı bir tarım modelinin benimsenmemesi gerekir ki öz tarımımız olabilsin. Oysa yerli ırk tohumların bile kullanılmasının suç sayıldığı dönemdeyiz. Verimli tarım alanlarımız rant tacirlerinin aç gözlerine terk edilerek talan edilmekte, ağaç ve doğa kıyımı ile dışa bağımlı modellerle tarım politikalarımız bitirilmekte, ülke ekonomisi çökertilmekte. Gıda ve tarım alanında kendi kendimize yetebilen bir ülkeyken artık samanı bile dış ülkelerden ithal eder hale gelmişsek, akılları başa almanın zamanı gelmiştir de geçmektedir.
Bakliyat ürünlerinden tutun da pirinç ve diğer ürünlerin ithal edilerek kendi öz tarımımızın bitirilmesi, geleneksel Anadolu tarımının unutturulması ve GDO’lu ürünlerin bize satılmasıyla dış ülkelere bağımlı hale getirilişimizin yansımalarını üzülerek görüyoruz. Kendi toprağından geçimini sağlayan insanlarımızı açlığa, yokluğa, ölüm kuyularına (madenlere) inmeye mecbur etmeden milli tarıma dönük ve milli ekonomi modellerinin hayata geçirilmesi, bu doğrultuda kalıcı yasalar ve çalışmaların yapılması şarttır.
O dönemlerden başlattıkları ekonomik ve sinsi saldırılarını ve dayatmalarını giderek azıtarak devam ettiriyorlar, edeceklerdir. Görüldüğü gibi de her daim planladıkları ve uyguladıkları senaryolarını ve entrikalarını sürdürdükleri gibi gizlice yürüttükleri politik yaklaşımları ile de ülkemizi allak bullak etmeye devam ediyorlar. Milli şuur ve milli birlik ruhu içinde çalışarak, üreterek, kendi öz değerlerimize sahip çıkarak, en önemlisi de millet olarak el birliği ve beraberliği ile vatan sevdası çerçevesinde aşabileceğimiz çok fazla sorunumuzu da aşabileceğimizi düşünüyorum.
“Zeytin-ekmek yemek” dediğimiz mütevazı soframızın bile rakamlarının aşırı pahalı olduğu günlerdeyiz. Günümüzde zeytinyağının da fiyatının aşırı pahalı bir duruma gelmesi üretimin azlığıdır. Neredeyse parfüm niyetine sürülecek kadar pahalı hale gelmesi de sağlık açısından çok yararlı olduğunun bilinmesine karşın, üretiminin az oluşundan kaynaklanmaktadır.
Zeytin ve Zeytincilik, Yalova’da 1929 yılında Atatürk'ün direktifi ile başlatıldığı gibi bir şekilde olacak ki ülkemizin ekonomisinde gereken yerini alacaktır...
Yoksa bakar dururuz ağlanacak halimize!...
