Ekonomik tetikçiler ordusundan 1980 yılında resmen emekli olmuştum ama 13 yıl sonra yine burada, Guatemala’daydım. Jorge’nin sömürgecilik diye adlandırdığı sistemin ayrılmaz bir parçası olan bir şirkette danışmanlık yapıyordum. Aynı zamanda bu korkunç iç savaş sırasında Mayalara destek olan bir sivil toplum kuruluşunun da yönetim kurulundaydım ve bu seyahate de o vesile ile çıkmıştım. Bu durumun ne kadar ironik olduğu bir anda kafama dank etti. Danışmanlık işimi, ailemi desteklemenin bir yolu olduğunu bahane ederek haklı gösterme çalışıyordum. Kendi kendime kurumsal müşterilerimi Guatemala ve başka herhangi bir ülkede yaptıkları yatırımlar sırasında çevreye ve topluma saygılı davranmaya ikna edeceğimi söylemiştim fakat Mayalar hakkındaki gerçekler içinde bulunduğum durumu haklı gösterme çabalarımı sorgulamama sebep oldu.
Bu iç savaş sırasında yaklaşık 200 bin Maya yerlisi Washington’ın ve Amerikan şirketlerinin desteklediği bir hükümet tarafından öldürüldü veya “ortadan kayboldu”. Çok daha fazla sayıda kendi vatanından kaçmak ce mülteci sıfatıyla başka topraklara sığınmak zorunda kaldı. Düzinelerce köy yeryüzünden silindi. Aileler küçük çiftliklerinden edildi ve yerlerine Amerikalıların sahip olduğu ya da desteklediği tarım işletmeleri geçti. Bu katliamın kurbanları arasında Maya halkının yanı sıra aktivist öğrenciler, işçi sendikalarının liderleri ve şiddetsiz eylemlere katılan Katolikler de bulunuyordu. Söz konusu iç savaşta ölenlerin sayısı 20. yüzyılda Güney Amerika’da herhangi bir savaşta ölenlerden çok daha fazlaydı. Bu pek çok Amerikalının bilmediği bir gerçektir.
Şimdi Lynne’i biz ekonomik tetikçilerin sömürdüğü ve ardından öldürdüğü o insanların sığındığı dağlara götürüyordum.
Sömürgecilik 21. yüzyılın ikinci on yılında ayyuka çıkan korkunç ve trajik yönlerini kabul etmeden önceki yıllardı. Dünya henüz aşırı göçmen karşıtı tavırlar ve eylemlerle lanetlenmemişti, beyazların üstünlüğünü iddia eden milliyetçi akımlar hortlamamıştı. Kazanç eşitsizliği, sosyal ve toplumsal farklılıklar bu kadar çoğalmamıştı ve iklim değişikliği inkâr edilmemişti. Çin’in tüm dünyadaki gücü ve etkisi henüz bugünkü seviyeye ulaşmamıştı.
Lynne koluma dokundu. “Buraya geri dönmek nasıl bir duygu?”
Ne diyeceğimi bilemedim. Ağzımdaki ekşi tadı itiraf etmek istemedim, kalbimdeki sızıyı ya da midemdeki düğümü de. Kurumsal tetikçi kimliğim ve yerli halkların haklarının koruyucusu rolü arasında kalmıştım. “Tuhaf” dedim sonunda. “Çok tuhaf”. Sonra gözlerinin içine baktım. “İki dünya arasında sıkışıp kalmış bir adam gibi hissediyorum.”
Dikkatimi önümüzdeki yola ve hedefimiz olan dağların arkasında toplanmış siyah bulutlara verdim. Amerika Birleşik Devletleri hükümeti ce Amerikan şirketleri adına dünyayı sömürgeleştirmekte oynadığım rolü düşündüm. İmparatorluklar kabileleri ce ulusları yüzyıllardır sömürgeleştiriyordu; ekonomilerine, topraklarına, insanlarına, hükümetlerine ce düşünce yapılarına, zihinlerine el koyuyordu. Tüm bunlar bir zamanlar din, uygarlık ve Batılılaştırmak adına yapılmıştı. Şimdiler de ise demokrasiyi yayma bahanesiyle yapılıyordu ki bu bazen İran’dan Panama’ya pek çok farklı coğrafyada seçimle başa gelen başkanları -eğer bu başkanlar ve politikaları Amerikan şirketlerini ya da hegemonyasını tehdit etmeye meyilliyse- devirmek ve hatta katletmek anlamına gelebiliyordu. Öte yandan Amerika, Şili’den Suudi Arabistan’a onu destekleyen çeşitli ülkelerde hüküm süren diktatörleri savunmaya devam ediyordu ve yeni yeni farkında varıldığı üzere bu sömürgeleştirme hareketi başarısız ekonomik sistemler yaratıyordu.
Yukarıdaki satırlar, John Perkins’in “Jaguara Dokunmak” adlı kitabından… John Perkins sizin de okuduğunuz üzere 1980 yılında emekli olmuş ve bu yazdığı kitabın ikinci baskısı Mart 2021’de yapılmış… Demek istiyorum ki; bizler sürekli aynı kısır döngü içinde sömürülüyoruz… Buna rağmen hiç akıllanmıyoruz…