Geçtiğimiz kış, arkadaşım Ebru bir adam ile tanıştı…
Adam saygılı, efendi bir adam… Sivil toplum kuruluşlarında saygı gören, mecliste koltuğu olan bir partide mevki sahibi… Eli açık, ince düşünebilen bir adam…
Gel zaman, git zaman adam bizim kızı gözüne kestiriyor… Kızın etrafında dört dönmeye başlıyor… Sonunda daha flört aşaması bile olmadan evlenme teklifi ediyor…
Bizim kız önce kabul etmiyor teklifi ama adam ısrarcı… Hatunu yavaş yavaş etkilemeye çalışıyor hatta bir bahane bulup ailesi ile tanışıp, evlilik isteğini aileye de aktarıyor… Hal böyle olunca Ebru, “O zaman birbirimizi tanımaya çalışalım” diyerek yeşil ışık yakıyor…
Tanışma dediğim de eski Türk usulü, pastanede muhallebi yeme kıvamında… Gayet saygın, itibari olan, yozlaşmamış türden bir tanıma süreci…
Bu arada adamın iyi kazanan bir işletmesi var… “Gel, işimiz de ortak olsun” diyor… Sektör, Ebru’nun anlamadığı bir sektör olsa da biraz araştırıyor ve adamın anlattıklarını teyit edince ortak olmayı kabul ediyor…
Özel ilişkileri tam başlamamış olsa da artık iş ilişkileri kesinleşiyor… Her şey yolunda gibi görünse de bizim kızın içi rahat değil bir yerlerde bir sorun olduğunu hissediyor lakin süreç o kadar hızlı gelişiyor ki, hatun sorunun nerede olduğunu göremiyor…
Derken bir gün, Ebru arkadaşları ile otururken konu konuyu açar misali söz bu adama geliyor… Henüz ilişkilerini ilan etmedikleri için insanlar bir bir dökülüyorlar… Hikâyenin baş kahramanı erkek, çapkın bir adammış… Ebru’ya gösterdiği ilgiyi başka kadınlara da gösteriyormuş… Her ne kadar diğer kadınlara evlenme teklifi etmiş olmasa da, adamın hakkında rahatsız edici söylemler duyulmaya başlanmış…
Dahası ortaklık resmiyete dökülünce ortaya çıkmış… Adam aslında iflas etmiş… Evet, sektör kazançlı bir sektör ama kazandığından fazlasını harcayınca elinde ne varsa kaybetmiş… İcra dosyaları üst üste sıralanmış…
Kısa bir süre sonra başka bir arkadaş toplantısında, adamın Ebru için söylediği sözler gelmiş bizim kızın kulağına… “Paramı yiyor, iş yerime çöktü…” gibi söylemler…
Bizim kız şok üstüne şok yaşıyor tabi… Sinir krizleri geçiriyor… “Ben ne yaşıyorum böyle” sorusu, zihninde dönüp duruyor ama cevabı bir türlü bulamıyor…
Adam ile yüzleşmeye oturduğunda ise her şeyi reddediyor hikâyenin baş kahramanı… İnsanların yalan söylediğini dile getirse de gerçekler ortaya çıktıkça, Ebru’nun ilk günden itibaren içini kemiren sorunun cevabı oluyor…
Hikâyenin sonunda, Ebru anlıyor ki adam para için ona yaklaşmış… Tüm o, evlilik hikayeleri vs her şey para içinmiş… Elbette kırılıyor ama olan olmuş… Yapacak bir şey yok…
Şimdilerde adam tüm görevlerinden ya istifa etti ya da kibarca istifa ettirildi… Şirket hisselerinin tamamını ücreti ödenerek Ebru’ya devretti ve şehri terk etti…
Bizim kız mı? O artık, birkaç ay öncesine göre çok daha iyi kazanan bir iş kadını…
Yani yine, her şey olması gereken zamanda olması gerektiği gibi yaşandı…
Bu hayatta doğru ya da yanlış yoktur… Mutluluk ve hüzün de yoktur… Duyguları, bizler adlandırırız… Yaşadığımız olaylar bizim bilgi dağarcığımızdaki bilgiler ile paralel görünüyor ise doğru yaptığımızı düşünüp mutlu oluruz… Yok, o bilgiler yaşadığımız olay ile eşleşmiyorsa yanlış yaptığımızı düşünüp hüzünleniriz… Oysa neyin doğru olduğunu bize gösterecek olan aslında zamandır…
Bir dönüp zihninizi yoklayın… “Eyvah” dediğiniz kaç olay, aslında kurtarıcınız olmuştur…