“Türkiye’de sahnelenen Verdi’nin Attila operasını izledim… Ne yazık ki bu opera bir tarih yorumunu değil; giderek normalleştirilen anti-Türk bakış açısının sahne sanatları üzerinden yeniden üretilmesini temsil etmektedir. 19. yüzyıl Avrupa’sının ideolojik ikliminde yazılmış bu eser, Attila’yı tarihsel bir özne olarak değil, “barbar, katil, zalim” sıfatlarıyla tanımlanan tek boyutlu bir düşman figürü olarak kurguluyor. Açıkçası izlerken utandım, arkadaşlarımla beraber çıkma ihtiyacı hissettik ve bu duyguyu pek çok seyirciyle birlikte hissettik.
Sahnede anlatılan Attila’nın kilise estetiğini çağrıştıran papa vari bir görsellikle sunulup ardından iradesizleştirilmesi, eğilen bir karaktere dönüştürülmesi ve tarihte karşılığı olmayan biçimde eşi tarafından öldürülmesi; dramatik özgürlük sınırlarını aşan bilinçli bir itibarsızlaştırmadır. Tarihsel kaynaklarda ölümü tartışmalı olan bir figürün, sahnede ahlaki bir cezaya indirgenmesi masum bir yorum değildir.
Bu yaklaşım, son yıllarda özellikle artan ve Türk tarihini sürekli “şiddet”, “yıkıcılık” ve “medeniyet karşıtlığı” üzerinden okuyan zihniyetle doğrudan örtüşmektedir. Avrupa merkezli bu bakış, Türk kimliğini tarihsel bağlamından kopararak aşağılayan bir anlatıyı tekrar tekrar üretmektedir.
Attila, Türk tarih anlatısında önemli bir figürdür. Bu figürün, Batı romantizminin yüzyıllık önyargı kalıplarıyla, üstelik Türk sahnesinde yeniden aşağılanması; sanat değil, kimliğe yönelmiş bir tavırdır. Bu noktada mesele estetik tercihlerden çıkmakta, kültürel ve politik bir anlam kazanmaktadır.
Sanat özgürdür; ancak özgürlük, bir ulusun tarihsel kimliğini sistematik biçimde alçaltmanın kılıfı olamaz. Attila operasının bu haliyle Türkiye’de sahnelenmesi, giderek görünür hale gelen anti-Türk söylemin sahne sanatları aracılığıyla meşrulaştırılması ve Türk kimliğine yönelik sistematik bir alçaltma politikasının parçası olarak okunmalıdır.”
Yukarıdaki yazı Uygar Türkler Genel Başkan Yardımcısı Bora Erdoğan’a ait… Açıkçası ne operadan anlıyorum ne de Atilla’nın hayatını biliyorum… Bu bilmediklerime rağmen bu yazı ilgilimi çekti çünkü yazıyı okurken son zamanlarda Türklük ve Türk yaşam biçimi aklıma geldi…
Geçtiğimiz hafta, yaşananlar ise bu konuda yaşanabilecek son noktaydı… En azından öyle olmasını umuyorum…
Ülke gündeminde yaşanan adli olaylar hepimizce malum ama ne hikmet ise bizler, olayın adli bölümünü değil de kadın ve erkeklerin cinsel organlarını, cinsel yaşamlarındaki fantezileri konuşuyoruz…
Peki bu konuları gerçekten biz mi konuşuyoruz yoksa konuşulsun diye hazırlanmış bir oyunun bilinçsiz oyuncuları mıyız? Zira bizler bu konuları konuştukça yargılamamaya, doğal bir davranış biçimi gibi kavramaya başlayacağız… Eğer böyle ise fazlası ile yozlaşmış, dejenere olmuş toplumumuz, ahlaki değer ve kurallarımız daha da çökecek demektir…
Kendi özel yaşamımızda, “el alem ne der?” diye düşünüp hayatımızı kahredelim demiyorum… Elbette özgür olalım… Kendi yaşamımızı, kendi istediğimiz biçimde, özgür yaşayalım ancak özgür bir yaşam sürerken kendimize olan saygıyı yitirmeyelim ve çevremizdeki insanların bize olan saygısını yitirtmeyelim…
Demem o ki, sözde bize dayatılan yanlış medeni hayata ulaşmaya çalışırken özümüzden paye vermeyelim… Ey Türk silkelen ve özüne dön!