Tasavvufa ilgi duymaya başladığımda 20li yaşların başındayım…

Seyr-u sülük nedir? Kamil insan nasıl olunur? Nefs mertebeleri nelerdir? Kapılar, makamlar vs merak içinde araştırdım yıllarca… Okudum, gözlemledim, yaşadıklarımı anlamaya çalıştım… Anladığım kadarını da anlatmaya çalıştım… Elbette, hem anlayabildiğim hem anlatabildiğim hem de karşımdakinin anlayabildiği kadar…

Ne demişti üstat?

“Aşkın sırrı nedir diye sorma cancağzım… Sırdır, söylenmez… Aşkı, yaşa ki sırra eresin…”

Gerçekten de doğruydu… Yaşamadan hissedilmiyordu sır… Hissedilmeyen de öğrenilmiyordu…

Bir de enstrümanı vardı bu sırrın… Ney…

Sufiler, ney’e sır taşıyıcısı derler... Bu sır taşıyıcılığı ismi, yüzyıllardır beri bir hikâye ile kulaktan kulağa dolaşmaktadır…

“Hazreti Muhammed, kendi tekâmülünün üst noktası olan miraç hadisesinden sonra birçok sırra nail olur. Bir gün bu sırlar üzerine tefekkür ederken, Hazreti Ali girer içeriye. ‘Efendim sizi çok düşünceli görüyorum, acaba bir sorununuz mu var?’ diye sorar. Hazreti Muhammed ‘Yoktur ya Ali. Bana verilen sırları düşünüyorum.’ der.  Hazreti Ali bu açıklamadan çok etkilenmiştir. ‘ Küçücük bir kısmına bile olsa bu sırlara benim de vâkıf olmam mümkün müdür?’ diye sorar Hazreti Ali. “Kaldıramazsın ya Ali” der Hazreti Peygamber. Fakat Hazreti Ali’nin gözlerindeki isteği görünce, yanıma oturmasını işaret eder ve başlar anlatmaya.

Hazreti Ali, işittiği şeylerden sonra içinde yoğun bir aşkınlık dalgalanır. Yerinde duramaz gibi olur. Dışarı çıkmak için Hazreti Peygamber’den müsaade ister. Öylesine yüklenmiştir ki yüreği, haykırmak gelir içinden. Mekke sokaklarında dolaşıp herkese duyurmak ister bu sırları. Ancak o zaman rahatlayabilecektir içi. Lâkin bunu yapamaz. Adı üzerinde, yüküne talip olduğu şey sırdır. Herkese açık değildir. Sorumlulukları vardır.

Peki, içindeki bu taşkın seli ne yapacaktır şimdi? Nereye akıtabilecektir yükünü? derken aklına bir fikir gelir, Mekke’nin dışına çıkar ve kör bir kuyu bulur. Kuyuya bağıra bağıra anlatır içindekileri. Sonunda sakinleşip rahatlar.

Hazreti Ali içindekileri olduğu gibi dökmüştür kör kuyuya. Ne var ki yük bu kez kör kuyuya da tesir etmiştir. Kör kuyu, aldığı sırlarla gürüldemeye başlar. İçi kaynıyor gibidir. Sonra aşka gelerek suyla dolmaya başlar. Sular yükselir, yükselir ve taşar. Öyle bir taşar ki etraftaki kamışlıklar bile bolca beslenir.  Böylece kuyunun taşıdığı sırlar, kamışlığa sirayet eder. Kuyu rahatlamıştır ama sırların yükü artık kamışların içindedir.

Bir gün bir bahar günü koyunlarıyla kuyunun yanından geçen bir çoban, kamışların gövdesine rüzgâr değdikçe ne kadar içli ve hoş nağmeler çıkardığını fark eder. Hemen bir kamış alır eline. Onu kurutup bekletir. Gövdesinde delikler açar ve üflemeye başlar.

Bir gün Hazreti Muhammed, Hazreti Ali’yle kırlarda gezerken çobanın üflediği kamışın sesini işitir. Hazreti Muhammed bir an durup Hazreti Ali’ye bakar ve ‘Sen benim sırlarımı başkasına mı anlattın Ali?’ der. Hazreti Ali durumu anlatır. Kör bir kuyuya gidip içini boşalttığını söyler. Sonrasında neler olduğunu anlayan Hazreti Muhammed, çobanın neye üflediği yöne doğru bakar ve “Bu kamış parçası kıyamete kadar benim sırlarımı anlatacak ama yalnız kalbi açık olanlar bu sırları anlayabilecek” der.

“İşte bu yüzden sufiler neye, sır taşıyıcısı derler.”

NOT; neyin hikâyesi Hakan Mengüç’ün “Men Ney’im”” isimli kitabından alınmıştır…