“Bu hikayeler gerçek mi?” Diye okurlarım soruyor bazen…
Kimi danışanlarımın hikayesi, kimi ise benim…
Yazıyorum çünkü yazmak en iyi terapi yöntemlerinden biridir…
Üstelik bu köşeye yazınca, çifte terapi oluyor… Hem ben, duygu ve düşüncelerimi dışa aktarmış oluyorum hem de okurlarım arasında benzer durumları yaşayanlar var ise “Benim yaşadıklarımı yaşayan başkaları da varmış” motivasyonu ile içinde bulundukları zor durumdan çıkmayı başarıyorlar…
Bu haftaki konumuz ise “Jocasta Sendromu” yani Kıskanç Anne Sendromu… Bizim halk dilinde Gelin & Kaynana sorunu olarak bilinir… Annenin oğluna olan düşkünlüğü…
Başlarda her şey çok güzeldi… El üstünde tutuluyor, bir dediğim iki olmuyordu… Çevresinde oldukça sevilen, herkese maddi ve manevi yardımda bulunan bir profil çiziyordu… Zamanla oğlu düzenli bir hayata geçip, huzurlu bir yaşam sürmeye başlayınca kendi kurallarını koymaya başladı… Hal böyle olunca da yavaş yavaş anne sözünden çıkar oldu…
Anne, kendi istekleri olmayınca yeniden hükümranlığını kurabilmek için sinsice çeşitli yollara başvurdu… “Evin tapusu benim, oğlan benim, sen de benim malımsın” felsefesinde hareket etmeye başladı…
Hangi koltuk nerede duracak, kim hangi koltukta oturacak, çamaşırlar hangi derecede ve hangi deterjan ile yıkanacak, evin perdeleri kaçta açılıp kaçta kapanacak ve hatta ne yemek yenileceğine kadar o karar vermek istiyordu… Tatile gidip ne yapacaksınız? Ne diye dışarda yiyeceksiniz? Spor yapmak için yüzmeye ne gerek var vs. Yani kendi yapamadığı hiçbir şeyi size de yaptırmıyordu… Hatta belki de kendisi, bu kadar güzel sevilmediği için sizin de sevmenizi ya da sevilmenizi istemiyordu…
Kendi yaşamınızda özgürlüğünüzün olmadığı, boynunuza tasma takılmış evcil hayvanlara dönüşmenizi arzuluyordu…
Bunlarla da bitmiyordu maalesef… Hakaret etmekten çekinmeyen, Allah’ın yarattığı kulun canını yaksın diye dilinden yılan gibi zehir döken bir iletişim anlayışı vardı… Sırf kendi istediği olsun diye manipülasyon dahil her türlü negatif enerjiyi kullanmak yaşam biçimiydi… Sadece ailesine değil çevresine de böyleydi… Komşuları ile 3 gün barışık 5 gün dargın ilişkileri vardı çünkü onun doğrularına uygun davranmayan herkes ya şerefsizdi ya kaypak hatta yazamayacağım kadar beteriydi…
O güzel kadın gidip, yerine gerçek hali gelince; mesafeli bir ilişki yaşamak isteği ile olayın boyutu değişti… Hele ki ortak yaşanan soruna sadece siz çözüm arayınca, orada varlığınızın bir anlamı olmadığını düşünüp yola koyuluyorsunuz…
Gitmek çözüm oluyor mu? Maalesef olmuyor…
Aradan aylar geçiyor ne annesini ne de sevdiğiniz adamı görüyorsunuz… Artık hayatınızda yoklar diye düşünürken, ortak bir tanıdığınıza “Ben onu seviyorum, mutlu olsun isterim” dediğiniz için eski kâbusunuz hortluyor ve “Oğlumun yakasını bıraksın artık” diye haber gönderiyor…
Ve o an unuttuğunuzu sandığınız tüm travmalarınız yeniden tetikleniyor… Medeniyetten, huzurdan uzak bu insanın olduğu bir ortamı; ciğeriniz yana yana niye terk ettiğinizi hatırlıyorsunuz… O kadının niye geceleri niye uyuyamadığını fark ediyorsunuz… Zira bir insan, geceleri uyuyamıyorsa ya vicdan muhasebesi tutmuyordur ya da zihnini negatif düşüncelerden arındıramıyordur… Zaten yaptığı onca iyiliğin; iyi niyetli olduğundan değil vicdanını susturabilmek için olduğunu görüyorsunuz… Bir nevi günah & sevap hesabı… Biraz da sevdiğiniz adamın, ilişkilerinin niye kısa sürede sonlandığını anlıyorsunuz… O an gelen aydınlanma ile silkelenip, yepyeni bir hayat kurmak üzere şekillendiriyorsunuz zihninizi…
Üstelik daha önemlisi ne biliyor musunuz? Bizim toplumumuzda “Sevseydi gelirdi” ya da “Sevseydi gitmezdi” gibi algılar var… Gider arkadaşım gider… Sevgisinin kullanıldığını gören herkes gidebilir… Sırf seviyor diye de hiç kimse edilen eziyete katlanmak zorunda değil… Daha da önemlisi birini seviyor diye onunla ilişki yaşamak zorunda değil… Bazen de seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli diyebilecek kudrete sahip olmalı insan…
Ha burada, benimle görüşen kim var ise silecekmiş… Valla isabet olur… O insanlar da o gün itibari ile huzuru bulur…