Her ne kadar ilk tanıştığımız gün “Gökyüzü yarılacak, Allah diyecek ki; bu adamı senin için yarattım yine de olmaz” desem de olmuştu işte… Büyük lokma ye büyük konuşma sözünün kanıtı gibiydi yaşadığımız ilişki…
İlk tanıştığımızda zengin, yakışıklı, şımarık erkek çocuğunun bu denli ince düşünen bir insanı içinde saklayabileceğini düşünememiştim… O kadar naif, o kadar erdemli davranışları vardı ki; onu yakından tanıdıkça daha da seviyordum… Sanki zihninde benimle ilgili özel bir bölüm vardı ve hiçbir şeyi unutmuyordu… Hiç beklemediğim bir anda, benim bile söylediğimi unuttuğum bir hayalimi gerçekleştiriveriyordu…
Her şey yolunda zannederken bir gece ayrılmıştık…
İçimde barışma ümidi ile günler, haftalar hatta aylar geçti… Bir gün öğrendim ki başka bir kadın ile evlenmiş… Nefesimin kesildiğini hatırlıyorum…
“Yok, mümkün değil… bu yaşadıklarım gerçek olamaz” derken tam dört yıl geçmişti… Ne göz yaşım dinmişti ne de yaşamıma eşlik edecek yeni birine “evet” diyebilmiştim… Ben hala ağlarken o evli, mutlu ve çocukluydu…
Tam da Gürse Birsel’in dediği “Haklı ve mağdur olmak kadar güzel şey var mı? Vicdanın rahat, kaderden de alacağın var, süper! Zamana bırak ve pis pis gülümse…” durumuydu benimki… Tabi o zamanlar gencim… Bu cümlenin manasını ne denli derin olduğunu da farkında değildim…
Ayrılığımızın üzerinden tam on iki yıl sonra bir gece “Senin ile konuşmaya ihtiyacım var” diyerek kapımda beliriverdi… Hiç sorgulamadan çıktım dışarı çünkü yıllardır cevabını bulamadığım bir soru vardı ve o sorunun cevabı sadece ondaydı…
Kış akşamı, hava soğuk… Annem ve ablam gitmemem için yalvarıyordu adeta… Dinlemedim… O cevabı almadan içimdeki yangın sönmeyecekti…
Ayrı geçen 12 yılda neler yaşadığını anlattı… Eşinden boşanmış, iflas etmiş… Karun kadar zengin bir adam iken neredeyse ekmeğe muhtaç hale gelmiş… 2006 yılında ayrıldıktan sonra 12 yıl boyunca beni hem sosyal medyadan takip etmiş, hem köşe yazılarımı, hakkımda çıkan haberleri okumuş hem de sunduğum ve konuk olduğum radyo/televizyon programlarını izleyip seyretmiş…
O sözünü bitiresiye kadar konuşmadan dinledim onu… Kalkalım mı dediğinde, “Sana sormam gereken bir soru var, onu sorayım öyle kalkalım” deyip bu sefer ben başladım anlatmaya ve sordum “Senden sonra çok acı çektim… Yıllarca ağladım senin için… Hayata yeniden adapte olmam çok oldu… Sonrası da pek iyi geçmedi zaten… Önce takıntılı bir aşık tarafından bir buçuk yıl psikolojik ve biyolojik şiddete maruz kaldım… Karakollar, mahkemeler, hastaneler… Sonra yine toparladım kendimi… Evlendim… O da olmadı… İyi arkadaştık ama birbirimize iyi birer eş olamadığımızı anlayıp ayrıldık… En son darbe de babamdan geldi… Annem ve babam boşanınca babam bu boşanmanın sebebini benim üzerime yıkıp beni evlatlıktan ret etti… Belki biz seninle ayrılmasaydık bambaşka bir hayatımda olacaktı… Sen beni niye terk ettin?”
Duydukları karşısında şoka girmiş gibiydi… O ana kadar sergilediğim sakin tavrın altından böyle bir fırtınanın etkisi olduğunu düşünmemişti belli ki…
Aslında çok kolay değildir muhatabından özür dilediğini duymak ama ben şanslı olanlardanım…
“Gençtim, yakışıklıydım, zengin bir adamdım ve yanlış kadına âşık oldum… Oysa ne büyük bir hata yapmışım… Günümüzde bir kere kahve içtiğin bir kadın, yakandan düşmezken sen bu kadar üzülmüş ve bunu bana hissettirmemişsin bile… Ne yüce gönüllü ne güzel insansın sen ve ben şimdi anlıyorum, tüm bu yaşadığım sıkıntının sebebini… Senin ahın tutmuş… Sana çektirdiğim acının bedelini ödüyorum ben şu an… Biliyorum sen beddua edecek bir insan değilsin… Değilsin de Allah acını biliyor ya, o yetmiş hayatımı alt üst etmeye…” dedi…
Meğer farkında olmadan haklı ve mağdur olmanın gereğini yaşatmışım ve karma denen o kelimenin anlamı ile tanıştığım gündü, o gün…
Yani diyorum ki; 2026, adalet yılı… Bir yerlerde haksızlığa uğradıysanız, sırtınızı Allah’a yaslayın ve olacakları izleyin…