Birlikte kahve içelim diye, 4 yıl beklemişti… Bu sebep ile kahve içmek üzere planlamıştık ilk buluşmamızı… Bir kahve içmek yedi saat sürer mi? Sürmüştü…

Farklı hayatlar yaşamış, farklı yaşam felsefesi olan iki insan, aynı dili bile farklı konuşurken yedi saat ne konuşabilirdi ki? Bulmuştuk işte bir şeyler… Zaten sadece hayatıma yeni girmiş bir insan ile yeni bir sohbet deneyimi yaşıyordum… Başka da bir amacı yoktu, o anların benim nazarımda…

Konu, konuyu açarken, tasavvuf hocamın “Hayatına giren insanların, isimlerine dikkat et… Sana isimlerinin anlamında deneyim yaşatırlar…” sözleri geldi aklıma… Onun iki ismi vardı… İkisi de ülkemizde sıkça kullanılan isimlerdi… İkinci isminin anlamını biliyordum ama ilk ismin anlamını hiç araştırmamıştım… Kendisine sorunca, “Önde giden savaşçı” dedi… Bir an da içim ısınmıştı… Muradım için önde savaşacak olan kişiyi göndermişti Rabbim bana… Tamam da nasıl olacaktı o iş… Öylesine farklıydık ki… Adeta imkansızdı…

İmkânsız demiştim ama yıllar önce ‘büyük lokma ye büyük konuşma’ deyimini de tecrübe etmiştim aslında…

“Senin güvenmeye ihtiyacın var, hadi biraz yürüyelim sahilde” diyerek tutmuştum ilk kez elini… Günlerden 30 Ağustos… Sonraki günlerde ‘hayatımın zaferi’ olarak adlandırdığım ilişkinin ilk adımını atmıştık o gün…

Yaşanan bir yıl, yaşanmış 40 yıla bedel olur mu? Oldu…

Pozitif ve negatifin çekim gücü gibiydik… O “kendine dikkat…” derdi, ben ise “insan zihnini dikkat etmesi gereken olaylara kodluyorsun böyle, onun yerine ’kendine iyi bak’ de…” derdim… O bana sokakları öğretirdi, ben ise ona kitapları… “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” cümlesinin bütünleşmiş haliydik adeta…

Biri erkek, diğeri dişi iki aslan gibiydik… Birbirimizi yeriz de başkasına birbirimizi yedirmeyiz prensibi ile yaşıyorduk ilişkimizi… Farkında olmadan birimiz, diğerinin yarasına dokunacak olsa kükrüyorduk… Ola ki dışardan biri, herhangi birimizin yarasına dokunacak olsa ikimiz birden kükrüyorduk… Hayatımda ilk defa aidiyet duygusunu yaşıyordum…

Sadece aidiyet duygusu mu? Günümüz kirli, çıkara dayalı ilişkilerine inat saf sevgi, şefkat, merhamet, sonsuz sadakat, güven, vicdan gibi duygular her gün artarak hücrelerime kadar işliyordu…

Anlayacağınız farklılıklarımız bizi iyileştiriyordu… Biz iyileşiyorduk iyileşmesine ama göz ile görülen farklarımızı, çevremiz bir türlü benimseyemiyordu…

Ve yenildik… Çevre baskısına yenildik… Cahil kaldığımız yerden vurulduk…

Ama dedim ya aslandık biz böyle kolay pes edemezdik… Bedenlerimiz artık yan yana gelmese de iki ay öncesine kadar 2 yıl boyunca ruhen besledik birbirimizi… Teknolojinin nimetlerinden faydalanarak uzak mesafe ilişkisi yaşadık… Görüşmediğimiz zamanlar da ise hissettik birbirimizi… Onun üzüldüğünü hissettiğimde benim yüreğime bir kaya otururdu, ben herhangi bir şeye üzülünce de o kaya, ona taşınırdı…

Şimdi sizlerin huzurunda kendisine son bir kez teşekkür etmek istiyorum…

“Sana bal diyeceğim çünkü bal hiç bitmez” demişti bir gün… O günden sonra balım diye seslendi bana… Bazen nar bahçem, bazen de bereketli karım hatta mukaddesim… “MUKADDESİM”… Ne güzel bir söz… Kendi hayatımın kraliçesiydim… Sahiplenilmek, korunmak, kollanmak… Bir kadının ihtiyacı olan her ne var ise hepsini yaşadım… Onun sayesinde bugün artık bir ilişki de ne istediğimi ve daha da önemlisi ne istemediğimi çok iyi biliyorum… Ve hak ettiklerimi…

Bugün her ne kadar birbirimize kavuşma ümidimizi yitirmiş olsam da o gün benim için hala hayatımın zaferi… Kendimi bulduğum, bir zafer…

Ve ne tesadüftür ki, bittiğimiz gün başladığımız güne denk geliyor…

Bana ilk vaadi, Fethiye’deki kelebekler vadisine birlikte gitmekti… Gidemedik… Ben ise birazdan bavulumu toplayıp, yarın sabah Kelebekler vadisine doğru yola çıkacağım… Orada son vedamı edecek, denizin suyu ve o güzel günlerin anısı ile şifalanıp yeni hayatıma merhaba diyeceğim…

Bu yeni hayatta herkes Allah’a emanet olsun, herkes kendine iyi baksın…