Özünde çok değerli anlamlar içeren, ancak (ne yazık ki) populist kültürde çok istismar edilmiş olan bazı toplumsal kavramlar var; “demokrasi, küreselleşme, vb” gibi. “Karşılıklı bağımlılık” kavramı da bunlar arasında sayılabilir. Örnek 1; Demokrasi özgürlüğün garantisi olduğundan çok değerlidir. Kabilelerden kent devletlerine, ardından ittifaklar (ligler, federasyonlar vb), krallıklar, imparatorluklara kadar dünya tarihi sürekli demokrasiye yönlenmiş yönetim şekilleri geliştirmek için yaşanan mücadelelerle doludur. Başarabilmek için, bir yandan özgürlüğün ne demek olduğunu bilecek kadar aydın bir toplum, diğer yandan da bu tür toplumlara saygılı yöneticilerin ortaya çıkması gerekir. Bu bir eğitim, deneyim ve uygarlık aşamasıdır. Ancak “maddi – manevi’ gücü elinde tutan bazı egemen grupların diğer toplumlara (gelişmelerine ve entegrasyonlarına olanak vermeden, zorla da olsa) demokrasi dayatması yapması çoğunlukla art niyetlidir. Gerçek amacın demokrasiyi yaymak bahanesiyle, “yeni – sömürgecilik (neo – colonialism)” olduğu günümüzde iyice belirginleşmiştir. Bu tür dayatmalar sonucunda pek çok orta ölçekli devlet ve toplum son yarım yüz yılda bağımsızlıklarını yitirmiştir, parçalanmış ya da doğrudan işgale uğramıştır. Bu istismarı yapan güç odaklarının demokrasi havariliği görüntüsü altında sömürgeciliğe yöneldiği açıktır. Örnek 2; Küreselleşme, insan uygarlığının gelişmesine paralel olarak güçlenen, sürekli artan iktisadi, kültürel, teknolojik ve sosyolojik iletişimle yayılan bir olgudur. Afrika’ dan çıkıp dünyaya yayılan aynı insanların kabileleri pek çok kez yaşanan buzul çağlarında birbirinden kopup, yabancılaşmış. Dilleri, dış görünüşleri ve gelenekleri farklılaşmış. Bu buzul çağlarının sonuncu zirvesi de 20 – 22 000 yıl önce yaşanmış. Buzulların erimeye başlayıp, yolların ve geniş yaşam alanlarının tekrar açılması (18 – 12 000 yıl önceki süreç) ile yine birbirleri ile karşılaşmışlar. Ancak bu kez dostluk kadar düşmanlıkları da öne çıkmış. İlk (iyi – kötü) deneyimleri birbirleri ile mal ve ürün takası şeklinde ticarete dönüşmüş. O tarihlerden günümüze dek (ilişkiler barış ya da savaş temelli olsa da) sürekli birbirlerini daha iyi tanımaları ve kaynaşmalarıyla sonuçlanmış. Yani küreselleşme her şey karşın giderek gelişmiş. 21. YY da artık iletişim olanaklarının teknolojik düzeyi öyle bir düzeydedir ki, hiçbir toplum dünyadan izole yaşayamaz. Bundan sonraki adımda insanların kabile yasa ve töreleri kadar, insanlık değerlerine de öncelik vermek zorunda kalacağı kaçınılmaz bir devirdir. Ancak bu kavramı tekelleri altına alıp, bu uyumdan yararlanarak toplumları etkileri altına almaya çalışan şirketler ve benzeri her türlü güç odağı da aslında örtülü bir “yeni-sömürgecilik” faaliyeti sürdürmeye çabalamaktadır. Bu da son yüz yıldaki gözlemlerle net olarak açığa çıkmış bir durum. Kısacası özü çok doğru ve yararlı niteliklere dayansa da bu kavramlar, uluslararası “Oyun Teorisi (Game Theory)” kurallarına uygun şekilde, tekelci oyun kurucuların yalnızca kendi çıkarlarına hizmet etmek üzere yozlaştırılmaya çalışılmaktadır. İşte “karşılıklı bağımlılık” mantığı da (istismardan korunabildiği ölçüde) bu tür kavramların koruyucu ölçütü olmanın başında gelebilmektedir. Kısacası öncelikle “nitelikli karşılıklılık” ve ekonomik açıdan da “kazan – kazan prensipleri” esastır. Bunu birey ve toplumların üretim ve hizmetlerinde dengeli bir takas izler. Bir süre sonra oluşan yaşamsal “karşılıklı bağımlılıklar” artık büyük topluluklara dönüşmüş olan kabilelerin, karşılıklı çıkarlar nedeniyle, kriz anlarında tercihlerini olabildiğince barışçı ve uzlaşmacı çözümler yönünde yapmasını zorunlu kılar. Bu biraz ünlü Alman psikolog ve hümanist düşünür Erich Fromm’ un 1941 de yayınlanan “Özgürlükten Kaçış (Escape from Freedom)” kitabında ele aldığı temayı andırıyor. İnsanlar bireysel ya da toplumsal düzeyde hiçbir zaman tam bağımsız ve özgür olamaz. Çünkü herkesin özgürlük ve bağımsızlığının sınırları başkalarınınkinin başladığı yerde ortaya çıkacaktır. Adil bir bağımsızlık sınırsız olamaz. Durduk yerde özgürlüklerinden fedakârlık etmelerini ummak ise (insan doğası gereği) olası değildir. Ancak yaşamsal ve karşılıklı bağımlılıkların anlaşılıp kabulü ile insan önce kendi kendini sınırlamayı öğrenebilir. Bu bir açıdan “özgürlükten kaçış” gibi görünebilir, ancak aslında özgürlüğün daha doğru yaşanıp, korunabilmesini sağlar. Aslında bunun bence en anlaşılır örneği yine doğada, insan bedeninde görülebilir. Her insanın bedeni farklı organlar, dokular, hücrelerden oluşur ve bunlar çeşitli iletişim yolları (damarlar, sinirler, biyo-kimyasal yolaklar vb) ile birbiri ile yaşamsal bir işbirliği içindedir. Hepsi birbirinden farklı yapı ve işlevler sahiptir. Ancak “karşılıklı bağımlılık” içindedirler. Saatin farklı millerinde dönen farklı çaptaki çarklar gibidirler. Hangisi hasar görürse görsün saat bozulup, çalışamaz olur.

En sıradan insan bedenindeki bu örgütlenmenin toplumsal açıdan hala olanaksız bir ütopya gibi görülmesi ne kadar acı.