Ölüm biyolojik olarak kesinlikle bir yok oluş değil, farklı yapı bileşenlerine ayrışıp, dünyanın biyo-kitlesine geri katılımdır ki o biyo-kitle bir sonraki adımda, milyonlarca yeni canlının oluşmasını sağlar. “Topraktan geldik, toprağa döneceğiz!” özdeyişi de bence bunu anlatıyor. Bir daha aynen oluşumu çok zor gerçekleşecek olan ise “kim-lik” tir. Sonuç olarak yitirilen bedenimizin organik ya da inorganik kimyasalları değil, onlardan gelişen sosyal yapımız, kimliğimizdir. İşte o noktada da devreye “toplum” denen dev bellek merkezi, veri deposu gelir. Toplumlar da unutur ve unutulabilir. İnsanlar (ve tüm varlıklar) ancak unutulunca yok olur. En eski çağlardan beri insanlar bunu biliyordu. Yaşanan felaketlerde mağdur ve mazlum duruma düşenlerin antik çağlardan beri en etkili savunma yöntemleri de bu bilişe dayanır. Destanlarda, şarkılarda onları mağdur edenlere en başta “kötü anılacakları ya da sonuçta tümden unutulacaklarını” şeklinde lanetler okumuşlar. Eski çağlarda lanetlerin, en etkili kaza ve hastalık nedeni olduğu sanılıyordu. Bu yüzden çok etkileyiciydiler. Hele bu lanet tanrılar denen üstün ruhlardan geliyorsa, uçarı, kaçarı yoktu. Bağışlanmak için o ruhları vaatler, kurbanlar ve adaklarla süslenmiş sözler vermek ve verilen sözün tutulması gerekiyordu.  Azra Erhat usta (Bkz. Urla’dan Vourla’ ya – 22) “İlkin söz vardı der Kitap” diye başlar ama aslında “ilkin söz” değil, (iletişim için) taklit (mimik) vardı. Yalnız “mimler / taklitler” ve beden dili ile anlaşmak olasıydı. Dil daha icat edilmemiş, gelişmemişti. Sözler, anlamı açık olmayan seslerden ibaretti. Taklitlere eşlik eden o ilkel sesler (uyarıcı, duygu gösteren, emosyonel vb) anlamlarla ilişkilendirilmeye başlandıkça ise söz halini almaya başladı. O sözleri anlatan sesler bir büyü kadar etkiliydi. Bu yüzden de doğruluktan şaşmasına izin verilemezdi.  Taklitten doğan resim yazı (piktografi) gelişip, çivi yazısı vb gibi soyut anlamlı işaret yöntemleri geliştikçe işler iyice karıştı. Basit seslerle başlayan sözler de çeşitlenerek ve gerçeklikten uzaklaşır oldu. Yani (yalandan korkulduğu için)sözün ilki doğru akıldı (logos), şiirsel, masalsı ve destansı (mitos ve epos) söz daha sonra gelişmiş olmalı. Gerçekler hayal gücüyle renklendirildikçe, sözler doğal gerçeklerden uzaklaşmaya başladı. Bunun günümüzdeki (yönetmek, motive etmek, yönlendirmek vb gibi)  amaçlarla yapılması dışında bir başka nedeni daha vardır, o da doğrudan insan anımsama gücü ve bellek kullanımı ile ilişkilidir.

Antik çağların destan, öykü, masal, sagu yazarları doğal olarak günümüzde “Lokus Metodu” (Method of Loci / Yerler Metodu) adı verilen bir “bellek güçlendirme yöntemi” nden geniş çapta yararlanmışlardır. Bu yöntem günümüzde de kullanılmakta ve beynin hatırlama kapasitesini güçlendirmek amacı ile yaygın şekilde incelenip, araştırılmaktadır. Yaşlılıkla gelişebilen (Demans ve Alzheimer hastalığı vb gibi) unutkanlık sorunlarında da “ilaçsız, davranış yönetimi” yoluyla korunma ve tedavi amaçlarına hizmet eder. Bu yöntemde, anımsanmak istenen çok sayıda unsur, tek tek hayalimizde yaşattığımız ve bize çok tanıdık gelen bir mekan içindeki çeşitli unsurlar, varlıklar ve noktalarla ilişkilendirilir. Böylece bir çok şeyi hatırlamak gerektiğinde beynimizdeki o özgün mekânımıza dönüp sayısız ayrıntıyı anımsayabiliriz. Bu işlemin beynimizde yarattığı reaksiyonlar, günümüzde çok somut yöntemlerle gösterilebilmektedir. Antik çağda anımsatıcı, resimli ve yazılı belgelere ulaşmak çok zor ve hatta olanaksızdı. Dünyanın her yerinden akarcasına gelen öyküler zaman ve mekan değiştikçe, yerel yazarlarca kendi yer ve zamanlarına uyarlanarak (adapte edilerek) hatırlanıyordu. Kişiden kişiye, kültürden kültüre, bu yüzden benzer öyküler dev epik, destanlara dönüştü. Giderek özgün kaynaklarından uzaklaştı.

İzmir, Ege ve Anadolu’nun tunç çağında, bin yıldan fazla bir süre içinde yaşanmış olaylar ile büyük uygarlıkların (MÖ 1150 gibi) aniden yok oluşlarına “Tunç Çağı Çöküşü” ve bunu izleyen 500 yıl kadar bir süre içinde utulmasına da tarihte “Uygarlığın Karanlık Çağı” adı veriliyor. MÖ 750 yıllarında eski dünyada (Orta Doğu, Anadolu ve Akdeniz dünyası) iyice gelişen “Demir Çağı” ile yepyeni bir dönem başlamış. Antik Helen Uygarlığı da bu dönemde yaşanmış. Elimizdeki, bu klasik çağa ait (neredeyse) tüm yazılı eserlerde dili, inanç öğeleri, olayları ve kahramanları vb ile bu unutulan döneme ait öğelerle karşılaşıyoruz. Kısmen “yeniçağa uyarlanarak” anımsanır hale getirilmişler. “Karanlık Çağ” sürecinde unutulan Tunç Çağı’nın temel uygarlık unsurları toplumların belleklerinden silinmiş.  Bu tahribattan sonraki karanlık süreç içinde ise tek tek, cımbızla ayıklanması gereken veri örnekleri halinde yeni yazılan yapıtlarda değişime uğrayarak yer almışlar. Uzun süre Tunç Çağı Çöküşü’ ünde Deniz Halkları denen kavimlerin baş rolü oynadığı düşünülmüş. İşte bu halklar arasında da Mira’nın, Arzava’nın, Luvilerin ve diğer eski ata kent ve kültürlerin yeri çok büyüktür.

Mira ve o Deniz Ülkesi halkları çöküp, unutulurken, bölgenin yönetici güçlerini de tarihten silmiş diyebiliriz.