17. Yüzyıl (daha önce de birkaç kez değindiğim gibi) uygarlığının coğrafyamızdaki “geçiş dönemlerinden (transition periods)” biridir. Bu çağlar kendinden önceki uygarlık anlayış ve yapısını devrimci bir fırtına gibi temelinden sarsıp, gelecek dönemi dizayn eder. Resmi adıyla “Devlet-i Ali / Büyük Devlet (Osmanlı) (günümüzdeki Süper Güç deyimi benzeri)” 17. Yüz Yıl’ın devrimci fırtınasından ustaca uzak durmayı başararak ne kazanmış ya da kaybetmiş konusunu bir sonraki yazıda ele alacağız. Bu çağın başında Avrupa 30 Yıl Savaşı ile korkunç bir mezhep çatışmasına girmiş, 5 – 8 Milyon kadar insan ölmüştür. Bu kaybın ezici çoğunluğunu savaşçılar değil, savaşın getirdiği kırımlar, açlık, hastalıklar ve adaletsizlikler nedeniyle yaşamlarını yitiren siviller oluşturmaktadır. İmparatorlukların acımasız hegemonyası altında yaşananlar tüm Avrupa için çok acı bir ders oluşturmaktadır. Bu yüzden hemen her yerde alışılagelmiş düzenlere karşı isyanlar çıkmış, gücü gücüne yetenler ya da yetmeyenler birbiri ile savaşmış ve insanlar adaleti sistemden beklemek yerine kendileri uygulamaya kalkışmışlardır. Aşağıda okuyacağınız Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin İzmir yakınlarındaki “Alman Boğazı” denen yerde 1671-1672 yıllarında yaşanan öyküsünün son bölümü, bu yüzden, o çağ için sıradan bir olay sayılabilir. Ancak günümüz hukuk anlayışında adaletin (haklı nedenlere dayanarak bile olsa), öz savunma şartları dışında, bireylerce sağlanma çabası en büyük suçlardan biridir. (UYARI; yorumsuz olarak Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nden olduğu gibi aktaracağımız öykünün son bölümü aşırı şiddet içermekte olup rahatsız edebilir! Bu yüzden bazı satırları, herhangi bir çeviri hatası olmasın diye, 1935 yılında yayınlanmış olan Maarif Vekaleti / MEB nüshasındaki Osmanlıca transkripsiyonu ile paylaşıyorum):

“Sonra bu yakaladığımız 28 adet haramileri meydana getirip bunlardan sorduğumuzda, ‘Vallahi zulümden köylerimizde oturmaya gücümüz kalmayıp dert ve sıkıntıdan varalım Alman Boğazı'nda doyum olalım diye gelip cenk ettik. İşte kendimiz bu şekilde doyum olduk. Emir Tanrı'nındır, koç yiğit kurban için doğar. Sere yazılan bozulmaz, elbette olacak olsa gerektir’ diye cevap verdiklerinde hepimiz bir yere gelip danıştık. Her biri birer çeşit ayakları havada boş ve gereksiz sözler ettiler. Hakir

(ben), Eğer bu haramileri bağlayarak hakime götürürsek her biri; ‘Kemerimde bu kadar cevahirim, bu kadar silahım ve küheylan atlarım var idi' derler ve 'Bize işkence edip dağlarda gömülü mallarımızı söyletip çıkartıp aldı' derler. Hemen büyük hac sevabı ister misiniz? 'Böylece haksızlık yapan milletin arkası kesildi. Âlemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun' [Kur'ân, En'am, 45] ayeti emrince gazâ-yı ekber edip bu şehitlerimizin yanında hepsini katledip ganimet mallarını, hepimiz 100 adamız, eşit olarak bölüşelim, can ve dil çıkmasın. Yoksa bunların her biri hâkim elinden birer yolla kurtulup yine yol kesici harami olurlar. Mahşer gününde siz sorumlu olursunuz diye bu öğütlerimi kulaklarına küpe edip hepimiz Kur'an-ı Kerim üzere, ‘Bu sır bu dere içinde kala’ diye söz verip din iman üzerine yemin ettik.” (MEB Nüshası) : “Badehu (ondan sonra) her biri birer harami alub ve şühedanın akrabaları dahi birerin alub ve bizim refiklerimiz sekizin alub tüccarların şühedası kanları üzre cümlesin çökerdüb anı vahide boyunların tenlerinden cüda düşürüb kellelerin o vadide galtan ittiler. Ve vücudu napaklerin sahifei alemden seyfi sarım ile hak idüp Alaman boğazı emnü rahat olub.” (2011 YKB Nüshası ile devamla) Silahlarını dağıttık, tüccarlar ancak 4 adet at alıp başka şeylerine el vurmayıp hepsini bizim yoldaşlarımızla kölelerimiz ve tüccar hizmetçileri eşit olarak paylaştılar. Sonra bütün seyishaneleri yükleyip cenk meydanından yine güney tarafa o taşlık amansız Alman Boğazı içre yola koyulduk. Ama Allah bilir bu boğazda canımız boğazımızdan çıkayazdı.”

Öykünün sonu böyle. Haramiler öldürülüp, neleri varsa paylaşılmıştır. Bunun nedeni ise öykünün kedisi kadar ürkütücüdür. Haramilerin hâkim karşısına çıkartıldıklarında masumu oynayıp kendilerine atabilecekleri iftiralardan ürkmüşlerdir. Oysa bu olaya tanık olan, kimliği, işi gücü belli, sözü haramilere göre çok daha güvenilir olması gereken çok sayıda yoldaşları vardır. Acaba haramilerle yalın kılıç çatışmaktan bile korkmayan bu topluluk neden korkmuştur? Sonuçta, yeri geldiğinde tüccarlarla haramilerin birbiri ile karıştırılabileceğini anlatan değerli bir öyküdür.   

Arta kalan bir soru da şu; İzmir’in dibindeki (50 yıl kadar önce, o yörede bir baraj yapılıp, bölge geçişe kapatılmadan önce) halkın Kaplan Boğazı diye söz ettiği vadiye neden Alman Boğazı deniyordu. Aslında bunun yanıtı da öykünün içindedir. Gezgin Derviş diyor ki; (MEB Nüshası) “Bu Alman Boğazı değildir, El’aman-ı biaman (acımasız) Al-aman boğazıdır.” “Öyle taşlıktır ki at, katır ve yaya adam adım basacak yer bulamaz. Yetmiş, seksen yerde dar dereler ve daracık kayalık boğazlar vardır ki bir adam taş ile bin adamı geçirtmez.”

E. Çelebi bu yeri de böylece geçip, Menderes Nehri kıyısından Selçuk’a (Ayasuluk) ve yeni maceralara doğru ilerler...