Günümüzde uzayın, dünyanın, canlıların, insanın ve uygarlıkların tarihi sil - baştan ve çok daha gerçeğe yakın bir şekilde yazılıyor. Bu “yeni tarih yazımında” tüm bilimsel yöntemler ve sibernetik değerlendirme olanakları ile teknolojilerinden yararlanılıyor. Çok uluslu, farklı bilim dallarından çok sayıda bilim uzmanın katıldığı bu tür araştırma modelleri 21. YY başında güvenilirliklerini geniş çapta kanıtlamayı başarmıştır. Dünyanın (ve uzayın) binlerce, milyonlarca yıl önceki haritaları, kimyasal yapıları ile değişimlerine kadar, hemen her şey, önceki çağlarda hayal edilemeyecek gerçekliklerle ortaya çıkartılıyor. Artık çok net olarak, dünyadaki tüm canlıların birbiri ile genetik bağları olduğu biliniyor. İnsan olarak tanımlanıp adlandırılan canlının, biyolojik olarak, bu gelişme zincirinin son halkalarından biri olduğu açıktır. Bunun dünya ve doğa açısından olumlu mu olumsuz mu olduğu tartışmasını ekoloji uzmanlarına bırakarak kendi yaşam bölgemizdeki zaman yolculuğuna devam edebiliriz. Biz bu zaman yolculuğunun ancak son birkaç bin yılının yeni çekilen resimlerine bakıyoruz. Genellikle son buzul çağı zirvesinde (20 – 18 bin yıl önce) birbirinden kopan insan topluluklarının, sonrasında geliştirdiği adsız uygarlıklarını, günümüzdeki çeşitliliğe uydurmaya çalışıyoruz. Hepsi aynı kökenden geldiği için, nasıl tekrar birleştiklerinden söz ediyoruz. Tümü de (kabaca) son 3 milyon yılda ortaya çıkıp yaşamış olan, aynı aileden çeşitlenen insan kabileleridir. Birbirinden çok az genetik farklılıklara sahiptirler. Bunlar da çevre şartlarına uyum çabasıyla ve karşılaşılan diğer mutasyon zorlamaları ile oluşmuştur. Kısacası, ancak tanımlı yer ve mekânların karşılaştırılmasında anlam taşır. Dış görünüşlerine (fenotip), beden ölçülerine, renk tonlarına vb, hatta yüzeysel bazı biyolojik, biyokimyasal ve fizyolojik farklılıkları asla “ırk ayrımı” gibi bir iddia için kanıt oluşturamaz. Buna ilgi duyanların bazıları bilim adamı kimliği taşısa da, aslında bölgeci, insanlığı ayrıştırıcı, dogmatik sosyo – ekonomik ve siyasi kurguların tutsağıdırlar. 3 Milyon yılda gelişen tüm insan kabileleri aynı insanlardır; dilleri de, uygarlıkları da sürekli birbirleri ile iletişim, ya da geçici kopuş (izolasyon) süreçleri nedeniyle bazı farklılıklar ve özgünlükler kazanmışlardır. Bu girişim, izolasyon ve değişim süreçleri gelecekte de, sınırsız bir şekilde sürecektir. Belki coğrafyanın çok nadir ve çok küçük bir yerinde, Afrika’dan dünyaya yayılan insanlar tüm geri kalan kabilelerden kopuk bir şekilde günümüze dek yaşamış ve bu zaman yolculuğunun başlangıcındaki “ilkcil” (ilkel değil) özelliklerini hala koruyor olabilirler. Ancak söz konusu olan coğrafya Anadolu, Yakın Doğu, Asya ve Avrupa olduğunda böyle bir izolasyon ve ayrışmayı temel almak kesinlikle olanaksızdır. İşte bu durum günümüzün “üçayaklı ya da üç açılı” (Arkeoloji + Dil + Genetik)denen çok disiplinli araştırma yöntemleri ile çok net bir şekilde ortaya konabilmektedir. Peki, kabilelerin günümüzde yaygın şekilde sözü edilen “etnik ve genetik” (Etnogenetik) özellikleri ya da özgünlükleri yok mudur? Tabii ki vardır. Ancak bu tanımlamaları sağlayan tüm özellikler belirli bir “zaman ve mekân” ile sınırlı olarak anlam ifade edebilir. Bunu (ben bir Türk olduğum için) özellikle Türkler açısından bir örnekle açıklamayı daha uygun buluyorum. Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Atatürk ilkeleri kapsamında yaşayan insanların bu topraklarda geçerli olan bir Türk uygarlığından söz etmeleri son derece doğal ve doğrudur. Bu uygarlığın kendi dili, kavram tanımları ve ortak ilkeleri vardır. Biraz geriye gittiğimizde karşımıza çıkan ve büyük bir İmparatorluk olan “Devlet-i Aliyye”nin  (Osmanlılar kendilerini böyle adlandırmış) kökeni ve varlığı süresince bu Türk unsuru önemli bir güç oluşturmasına karşın, imparatorluğun tüm “zaman ve mekânlarını” tanımlamamıştır. Keza Türklerin Mançurya ve Sibirya’dan başlayıp tüm Avrasya, Avrupa’nın güney doğusu, Hindistan’ın kuzeyi, Afrika vb gibi bölgelerde kurucu unsur oldukları diğer büyük devlet ve imparatorluklarda da durum benzerdir. Bunların bazısı (Gök-Türkler, Memluklar / Ed Devlet-üt Türkiyye vb) özellikle Türk adını kullanmış olsa da durum aynıdır. Yani kurucu ve yönetici bazı kabileler çok daha geniş nüfusları ve farklı uygarlıkları içeren büyük devlet ve imparatorlukları temsil edebilir ve etmiştir. Ancak tüm bu tanımlamalar “zaman ve mekân” ile sınırlıdır ve sürekli değişir. Tüm bu insan topluluklarında pek çok başka kabile ve uygarlık da yer alır. Hepsi birbirine karışarak yeni sentezler oluşturur. Bu yüzden günümüzde sayısız kabilenin ve insan topluluğunun geçtiği bölgelerde yaşayan insanların genetik analizleri yapıldığında son bir kaç yüz yıldan geriye giden, “safkan (!)” bir topluluk ve farklı bir “ırk” denebilecek, birbiri ile eşleşemeyen, çocukları olamayacak insan toplulukları da yoktur. Anadolu tüm insanların dünyaya yayıldığı kadim köprülerden biridir; buradan geçip giden kavimler, bir zaman gelmiş, daha farklı görünüm ve dillerle geriye göç etmiş. Bu yüzden günümüz Avrupa uygarlığı dâhil, en eski ve güçlü kurucu unsurlarından birinin Anadolulu Avcı Toplayıcılar ve sonra onları izleyen Anadolu Tarımcıları olması hiç şaşırtıcı değildir.

Son kapsamlı etno – genetik araştırmalar işte bu durumu kanıtlıyor.