Lale Devri bir “Yeniden Doğuş” (Rönesans) olmasa da 18. YY ın ilk çeyreğinde Devleti- A’li (Osmanlı) nin çok uluslu ve çok dinli toplumu açısından önemli derslerin alındığı bir süreçtir. Bunların başında Avrupa ve Katolik merkezli Roma Kutsal İttifakı karşısında geri kalındığının kabul edilmesi gelir. “O Batı” yı yeniden tanıma ve tanımlama çabaları belirginleşir. Aslında bu gelişmenin ilk göstergeleri özellikle savaşlarda ve imar faaliyetlerinde kendini gösteren teknolojik geri kalmışlıkla mücadele etmek üzere daha önceki asırlarda ortaya çıkmış. Yalnızca teknolojik ıslahat ile de giderilebileceği sanılmış. Bunun ölümcül bir hata olduğu ve eğer bir toplum gerektiğinde sosyal açıdan kendini yenileyip çağdaşlaştıramazsa, yalnızca teknolojiyi bile güncelleyemeyeceği ağır deneyimlerle ortaya çıkmıştır. Bunun en acı örnekleri daha 17. YY başından başlayarak Sultan II. (Genç) Osman, III. Ahmet (Lale Devri ve Patrona Halil İsyanı), III. Selim (Nizam-ı Cedid, Kabakçı İsyanı), IV. Mustafa vb gibi sultanların yaşam öykülerinde görülebilir. Burada çok önemli olan nokta bu yöneticilerin Rum (Roma) Sultanlğı’ nın padişahlığı yanında İslam Halifeleri de olmalarıdır. Yani buna rağmen, aşırı statükocu (bağnaz) bir toplumu, teknik olarak bile modernize etmeye güçleri yetmemiştir. Batı, bu gerçeği onlarca yıl süren savaşlarla öğrenip, toplumsal aydınlanma uzlaşısı kurmaya çalışırmış. Doğu Avrupa’dan Çin Denizi’ne kadar Büyük Doğu ise tüm bu kargaşadan (kendine özgü ve yok edici yöntemlerle) uzak kalmayı başararak giderek içine kapanıp, izole olmuş.  Sonuçta mutlak hakim yöneticilerinin bile yenilik ve reformlara yeltenecek gücü ve cesareti kalmamış.

Lale Devri’ni sona erdiren Patrona Halil İsyanı’nda isyancıların Padişah ve İslam Halife’si III. Ahmet’e ve saray erkanına karşı temel olarak “Şeriat isteriz!” diye ayaklanması işte bu tür gelişmelerin traji – komik bir sonucudur. Bu dönem ve olay hakkında daha çok incelemeler yapılıp, akademik çalışmaların yapılması gerekmektedir. Günümüzde üretilen, “Avokado o süreçte geldi ama timsahla ağacın yavrusu olduğu için mekruh ilan edildi” tarzında ve benzeri gerçek dışı abuklukların ayıklanması gerekiyor. Diğer yandan, o çağda yazılmış “Rasathane melekler izlendiği için topa tutularak yıkıldı” gibi rivayetlerin de ne derecede doğru olduğu araştırılmak zorunda. İstanbul içinde “kızlı erkekli salıncaklara binilmesi, gayri – ahlaki eğlenceler düzenlenmesi vb” gibi iddiaların Patrona Halil adlı külhanbeyini kent ahlakını koruma açısından nasıl provoke etmiş olduğu da incelenmeli. İşin aslında önceki görev ve yetkilerini yitiren, çıkarları zarar gören bazı memur ve ruhban sınıfından kişilerin yaşananları halkı tahrik edecek dedikodularla yaydıkları konusunda iddialar da söz konusudur. Ağır savaş harcamaları, yenilgilerin getirdiği kayıplar, yitirilen hazineler ve saray erkanı ile çevresinin aşırı israf içinde yaşaması gibi iddialar da bu açıdan çok etkili olmuş denmektedir. Diğer taraftan vergi sistemi iyice bozulmuştur. Daha önce de bölgelerin vergi gelirinin peşin ödeme karşılığı yerel kişi ve yetkililere bırakılması yaygın bir uygulamaydı. Ancak düzen sarsıldıkça bu sistem yozlaşmış, halka ağır yükler getirmiş ancak devleti de sıkıntıdan kurtaramaz olmuştur. Diğer taraftan kent (İstanbul) modern, sanatlı bir imar ve alt yapı açısından iyileşme yaşamıştır. Matbaanın İslam eserlerini de basıp, yaygınlaştırması çok önemli bir entelektüel hamledir. Sanat, edebiyat ve müzik konusunda da önemli atılımlar olmuştur. Ve tabii ki bahçeler, helva sohbetleri, Lale çılgınlığı ile Osmanlı toplumuna özgü, çok ağır da olsa, halka sirayet etme eğiliminde bir modernleşme ve özgürlük hissedilmeye başlanmış. Karşılığı Patrona Halil, başı bozukları ve tüccarlaşmış eski yeniçeriler, denizciler ve şeriattan sapıldığı korkusuna kapılan halkın galeyana gelip, padişah, halife, vezir vb tanımadan ortalığı kana bulaması olmuş. Osmanlı Batı’nın yaşadığı sorunları 200 yıl ardından yaşamaya başlamış. Çözümlerinde de bir o kadar sürelik farkın oluşması doğaldır ve bunun temelinde yatan en önemli neden de kendi güç ve güvenliğini korumak adına, izolasyonu seçmiş olmasıdır. Batının ulaştığı teknolojik üstünlüğe (toplumsal ve dini sorunlara dokunmadan) çözüm ararken Batı yepyeni ve çok hızlı gelişen bir toplumsal gelişme sürecine daha girmiş. İstanbul’da Lale Devri’ne son veren isyandan (1730) 45 yıl sonra ABD bağımsızlığı (1775-1783) ve Fransız Devrimi (1789-1799) yaşanmış. Dünya kökten değişmektedir ve aydınlanma süreci endüstri çağının kapılarını ardına dek açmaktadır. Doğu ise hala teknik ıslahat için çabalarken, toplumsal izolasyonda direnmektedir. İşte asıl gelmek istediğim nokta da aslında burası. Tüm canlı ya da insan bireylerden, gruplara ve imparatorluklara dek, yaşamın başlangıcından beri etkin olan en önemli ve doğal bir yasa vardır.

Bu yasa “karşılıklı bağımlılık” (Inter-Dependence) olarak tanımlanan olgudur.