Sıkıcı ve üzücü bir konu olmasına karşın ırkçılık denen gerçek dışı bir dogmanın dikkatle izlenmesi gerekiyor. Bu konu özellikle (günümüzde, 21 YY da bile) içinde, tüm toplumlarda ve coğrafyalarda hala kanlı sonuçlara yol açabilecek bir potansiyel barındırdığı için önemlidir. II. Dünya Savaşı’nda faşist Nazi rejiminin sona ermesi ile bu açıdan risklerin ortadan kalktığını düşünmek safdillik olur. Yalnızca neden olduğu savaşlar değil, barış çağlarında da ırkçılık ve benzeri her türlü dogmatik ayrımcılığın, uygarlıkların demokratik sosyal devlet düzenlerine dönüşmesinin önündeki en büyük engel olduğu açıktır. Demokrasi içi boş bir kavram değildir. Bu yüzden “fazla demokrasi” den rahatsız olmak diye bir anlayış da doğru olmaz. Çünkü esas olan adalettir ve adaletsizliklerin de, adaletin de sınırları yoktur. Demokrasi, adil düzenleri kurup yaşatabilmek için uygar toplumların geliştirmiş olduğu en etkin ve güvenilir bir yönetim yöntemidir. Adaleti sürdürülebilir şekilde kurup yaşatmak için olmazsa olmaz bir şarttır. Demokrasi denen yöntemi istismar etmenin en kolay yolu ise dogmalarla ikna edilip uyutulan toplumların özgürlüklerinden kendi istekleri ile vazgeçmesi olarak çıkıyor karşımıza. Bu yüzden her dogmanın gözü kara taraftarları uygarlık ne denli gelişmiş olursa olsun, her fırsatta şanslarını denmekten çekinmez. Bu mücadelede her şeyi araç olarak kullanabilirler; bilim denen, akıl çağının en prestijli kavramını bile. Bu yüzden 18. YY da temelleri atılan sözde “bilimsel ırkçılık” çeşitli çevreler tarafından günümüze dek sürdürülmeye çalışılmaktadır. 21. YY da karşımıza bilimin geliştirdiği en modern yöntemlerin kullanıldığı “genetik ırkçılık” olarak çıkmış durumda.
İşte bu yüzden Vourla’dan Urla’ ya giden zaman – mekân yolculuğumuzda yaralandığımız üçayaklı “Arkeoloji – dil bilim – genetik” verilerine Anadolu açısından yer vermeden önce, ırkçılığın ne olduğunu tanımlama gereği doğuyor. Aksi halde, bu veriler yanlış ellerde ve yanılgı içindeki zihinlerde tam tersine amaçlar için istismar edilmeye çalışılmaktadır. Bugün dünyadaki tüm devletlerin akademik ve bilimsel kurum ve kuruluşlarının ortak kararı “ırkçılığın temelsiz bir sosyal düşünce olduğu ve hiçbir açıdan bilimsel olarak kanıtlı bir nedene dayandırılamayacağını” yönündedir. Ancak bu kararın genel kabul görmesi, ne yazık ki tüm çevrelerce içtenlikle benimsendiğinden değil, ırkçılığın neden olduğu felaketlere destek verme nedeniyle karşılaşabilecekleri suçlamalardan duydukları korkudandır. Yasalarda açıkça yasaklanıp lanetlenen bir olgudur, ancak hasıraltından, destekçileri çok farklı maskelerle bu akımları halen sürdürür. En son olarak da bu açıdan en çok yararlanılmaya çalışılan alan, anlaşılması zor ve karmaşık genetik değerlendirmeler oluyor. Aslında bu veriler ırkçılığın kesinlikle anlamsız olduğunu kanıtlıyor çünkü yaşayan tüm insanların çözümlenen DNA yapısı % 99, 9 gibi çok yüksek bir oranda benzerdir. Bazı çevre ve biyokimyasal özelliklerle insanlar anatomik özelliklerinin farklılaşması olasıdır, ancak asla “farklı bir ırktan” söz edilmesini sağlayacak oranda olmamaktadır. Bilimsel sistematik sınıflandırma ve adlandırmalarda “tür / species” olarak da betimlenebilen “ırk” kavramı tek bir genetik kurala dayanır. Bu kural da ırkların doğal birleşmesi ile yavrularının olamamasına dayanır. Gelmiş geçmiş, bilinen bilinmeyen tüm Homo / İnsan türlerinin genetik belirleyicilerinin günümüzde yaşayan insanlarda var olduğu kanıtlanmıştır. Hepsinin aynı kaynaklardan geliştiği ve tüm farklılıkların yaşanan yer ve zamana bağlı uyum zorunluluklarından, izolasyon dönemlerinde mutasyonlarla ortaya çıkmış olduğu net şekilde biliniyor. Tüm insanlık tarihi tek bir kabilenin öyküsüdür. Kabileleşmeler, devletleşmeler, çıkarlar ve yaşam alanı çatışmaları vb gibi ayrışmalar ve farklılaşmalar ancak toplumsal temelli tanımlamalar ve kavramlar olarak kabul edilebilir gerçeklerdir.
Bu kapsamda Linneus’tan sonra sözde bilimsel (!) ırkçılık adına günümüze dek yapılan ayrıştırma örneklerinin (ki çok vardır) en ilginçlerinden biri de Fransız bilim adamı Bory de St Vincent tarafından 1825 (19. YY) de öne sürülen sınıflamadır. Ona göre “Avrupalı Bilen Beyaz Adam” aslında ünlü Romalı şair Horas’ın (MÖ 65-27) Odes şiirindeki “Titanlar, Atlas, Prometheus gibi Japetius’ un kahraman çocukları; Homo japeticus’tur”. “Dünyayı yöneten Avrupalı, uygar ve emperyalist bu ırk Anadolu ve kuzey İran halklarını da içerir; ancak Türkler hariç. Çünkü Türkler Homo scyticus’tur (İskit insanlar). Avrupalı Kazaklar da H. japeticus sclavone (Slav varyetesi) ile H. scytius’un melezidir”. H. japeticus’u dört yöne göre ayırır. “Gürcü, Çerkez (doğu), Yunan, İtalyan (güney), Galyalılar, Fransızlar, Galliler, Basklar (Kelt / Batı), Almanlar, İngilizler, İskandinavyalılar, vb. ve Sklavon (Slavlar [Polonyalılar, Ruslar, Çekler, vb.] ve Macarlar (Cermen / Kuzey) ırk gruplarıdır. Avrupalılar güç açısından tanrılarla yarışır” der (İspanyol, Portekiz ?). Böylece Avrupa etnik grupları da sözde ırk (!) olarak tanımlanır. Bu noktada önemli olan benzer görüşlerin tüm kıta sathında belirgin karşıtlarıyla hala tartışılıyor olmasıdır.
Irkçılık konusuna değindikten sonra, artık Anadolu ve halklarının bilinen bilimsel konumunu açabiliriz.