Ünlü İtalyan yazar Umberto Eco’ nun 1980’de yayınlanan “Gülün Adı” başlıklı romanı kısa sürede pek çok dile çevrilip, küresel boyutta en çok okunan başyapıtlar arasına katılır. Aynı adla çevrilen ve Sean Connery’ nin baş rolünü oynadığı filmin de senaryosunun temelini oluşturur. Bu kitap çok profesyonel bir yapıttır ve içinde geçen neredeyse hemen her olay, her deyim, her ad din tarihi, yaşamış karakterler ile eski ve gizli metinlerle ilişkilidir. Bu yüzden kitap eleştirmenler ve konunun uzmanları tarafından tel tel taranıp incelenmiş, dibine kadar yorumlanmıştır. Bu merakın odağında her şeyden önce kitabın başlığı yer almaktadır; “Gülün Adı”. U. Eco sonradan kendisi de bu yorumlara yanıt niteliğinde “Gülün Adı’na Dip Not” adlı bir yazı yayınlar. Burada bu başlığın nasıl oluştuğunu anlatır. Kitabın yazımı bittikten sonra kendisi 10 farklı başlık oluşturarak yayın çevresine sunmuş ve bunlar arasından büyük bir çoğunlukla seçilmiştir. Kökeni kitabın son satırındadır; “Eski zamanların gülü artık yalnız adında yaşıyor. Biz (bugün) ancak çıplak adlarla yetiniyoruz”. U. Eco zaten yazar olmasının ötesinde edebiyatta simgesel anlamların araştırıcısı olan bir dil bilimcidir. Genel olarak Gül gibi, geçmişten günümüze çok derin simgesel anlamlar taşıyan sözcüklerin artık bu güzelliklerle dolu anlamlarının yitirilmiş olduğunu vurgulamaktadır. Eleştirmenlere göre bu cümle 12. YY da yaşamış bir kilise mensubunun şiirsel söyleminden alınmış. Orta çağ metinlerinde farklı çevirileri varmış ve esas olarak Gül’ü değil “Roma’yı anlatmaktaymış; Roma’nın taşıdığı derin anlamları. İşte her yol Roma’ya çıkar demek de bu oluyor zaten. U. Eco bunu kabul eder. Kendisinin yararlandığı metin farklı bir çeviridir, ancak bu sözün anlamını bozmaz. İşte eski kentlerdeki araştırmalar kadar dil bilim ve edebiyatın arkeolojisi de her zaman böyle ilginç bulgulara açıktır. Kitabın son satırında Gül’ün Roma’nın yerini almasının ardında ilkinin taşıdığı bir dini anlamın yattığını da düşünmemiz olası. U. Eco bunu kasıtlı seçmiş olabilir. Çünkü kızıl (parlak kırmızı) renkli Gül kilise açısından İsa’nın çarmıha gerildiğinde (tüm insanların kefareti adına) akan kanını ve yeniden doğuşunu simgelemektedir. “Gülün Adı”, Orta Çağ’da (14. YY) geçen, bazı Hristiyan mezhep ve tarikatların gizemleri ile ilişkili olarak (bir) kilisede yaşanan olaylara dayalı bir cinayet romanıdır.
İslam dünyasının kızıl Lale’si de analojik bir simgeselliğe sahiptir. Pek çok kaynak Lale’nin Kanuni Sultan Süleyman zamanında Avusturya elçisine armağan edilen Lale soğanları ile başladığından söz eder. Her ne kadar daha önce Doğu Roma’daki bazı bahçelerde yer almış olması söz konusu ise de Avrupa ancak bu armağan ile tanımıştır. Bazı kaynaklarda günümüz Kazakistan dağlarından İstanbul’a getirildiğinden söz ediliyor. Ancak Anadolu’da da yerel varlığı tespitli. Bir döneme kadar Lale’nin adı Osmanlı bahçe kitaplarında geçmemiş ya da Sümbül olarak adlandırılmış olabileceğinden kesin tanımlanamıyor. Lale Devri olarak adlandırılan dönemde ise bir güç ve zenginlik simgesine dönüşmüş. Bu eski kayıt ve rivayetleri ayrıntılı olarak incelediğimizde karşımıza çıkan büyük resim şöyle: 1. Lale’nin Kazakistan dağlarından İstanbul’a getirildiği rivayetini oradaki bazı dost ve dil bilimcilerin desteği ile araştırdım. Hareket noktamız “Bir varlık söz konusu ise, mutlaka terminolojisi vardır”. Bu yolla Kazak ağzında Lale’ye “Kızgalgak” adıyla tanınıyor. Kazaklar “Kızıl” a kısaca kız diyor “Galgak” ise yerden kalkan, yükselen, biten anlamında, yani “çiçek” demek. Kısacası Kızıl Çiçek olarak söylenmekte. Orhon Kitabelerinde bu renk özellikle “Kızıl kanım” bağlamında kullanılmış. Kızıl renkli bir çiçek olarak var ancak Lale ya da Tulipa benzeri bir adlandırma yok. 2. Kanuni zamanında (16. YY) Türkiye’ de görev yapmış olan Flaman (Hollanda) asıllı bir diplomat olan Ogier Ghiselin de Busbecq adlı bir diplomat Avusturya elçisi olmuş. Özellikle bu ülke ile Osmanlı arasında uzun süreli barış antlaşmaları yapmak için büyük bir çaba göstermiş. Pek çok konuyu araştırmış ve anılarını Türk Mektupları adı altında yayınlamış. Bu da türünün ilk örneklerinden birini oluşturuyor. Özellikle o çağdaki (16. YY) Türk ve Avrupalı kadınların sahip olduğu hakları karşılaştırmış ve Osmanlı’ da kadının boşanma hakkına dayanarak daha özgür olduğundan söz etmiş. Türkiye’ de kısaca “Busbeke” adıyla tanımış. Kanuni’nin Lale soğanları armağan ettiği diplomat bu. Sonra kendisi bu bitkileri arkadaşı olan botanikçi Carolus Clusius’ a vermiş. O da 1539 da Hollanda Leiden Üniversitesi’ne profesör ve botanik bahçesi yöneticisi olarak atanınca Laleler Hollanda’ya ulaşmış. O çağın Avrupa’sı için çok ender bir bitki olduğundan çok değer verilip bilimsel olarak da incelenmiş. Yani daha ilk andan başlayarak araştırma ve - çok değerli bir ürün olarak – yatırımlara konu olmuş.Gülün Adı Avrupa için kızıl renk ve kan ile ilişkisi nedeniyle özel ve simgesel bir anlam taşıyor.
Lale’nin Türkler ve İslam dünyasındaki benzer simgeselliği ise başlı başına bir konu oluşturuyor.