Küresel uygarlık dünyası tüm geçmişi ve unsurları ile bir aynalar labirenti gibidir; ne, kim ya da hangi kabile aynalardan birinde görünürse, görüntüsü tüm uygarlığa yansır. Aynadan tek farkı bu görüntülerin kalıcı olmasıdır. Yok olmaları için tüm labirentin çökmesi gerekir. Işığın bir süre kapanması ile çöken karanlıkta silinmezler. Ancak tekrar aydınlanma yaşandığında öyle içi içe girmişlerdir ki, yepyeni görüntülermiş sanılır. Uygarlık unsurlarının bir çağdan ya da bir toplumdan diğerine geçişi süreklidir. Bu ya doğal yolla, toplumların kaynaşması ile kendiliğinden gerçekleşir, ya da Uygarlığın Karanlık Çağlarını izleyen aydınlama dönemlerinde ortaya çıkan yeni den örgütlenmiş toplumlarca Tercüme Ekolleri (Çeviri Okulları) yoluyla yapılır. Bu çeviriler yalnız dil çevirisi değildir. Geçmiş uygarlık öğelerinin yeniden tanımlanıp, tanınmasını da kapsar. Tunç Çağı Çöküşü (kollapsı) bu karanlık çağlardan biridir. Kabaca MÖ 1200 – 1150 arasında, çok kısa bir sürede hem kent krallıklarının, devlet arşivlerindeki yazılı kayıt ve belgelerin (o çağda tabletlerin) fiili saldırılarla yakılıp yok edilmesi, hem de eski toplumların dil, gelenek ve görenekleri ile tarihlerinin unutulması ile yaşanmıştır. Uzun yıllar bu çöküşün Deniz Halkları denen insanların saldırıları ile oluştuğu kabul edilmiş. Halen de kültür tarihinin en tartışmalı, çok sayıda çelişkili varsayım, açıklama ve iddianın çatıştığı, çözülememiş konularından biridir. Deniz Halkları ile ilgili ele geçirilen hiyeroglif yazılı ve resimli belgeler yalnız Mısır uygarlığından kalmadır. Bilinen yedi tanesi MÖ 2010 dan başlayıp MÖ 2100 (yani tam da çöküş yıllarındaki) II. Ve III. Ramses’in savaşları ile ilgili olanlardır ve bunlarda bazı kabilelerin adı geçer. En eski olan Kadeş Yazıtı’nda adı geçen, bazıları Hititlerle birlikte Ramses’e karşı savaşan Karkişa (ya da Karkiya; Karyalılar), Lukka (Likya) ve Şerden (M.Guido 1963; Şerden, Şekeleş ya da Tereş, günümüz İzmir yöresinden, eski Sart halkı, Hitit yayılmasıyla batıya doğru göçmüş) kabilelerinin hepsinin eski Anadolu halkları olması çok büyük olasılıktır. Özellikle bu son kabile (Şerden) önce Mısır kıyılarını denizden vurmuş ve yenilmiş. Bir kısmı II. Ramses tarafına geçip, koruma birliğine katılmış, Kadeş’te Hititlere karşı savaşmış, ancak sonrasında isyan eden Peleset (Filistin) önderleri ile tekrar Mısır’a karşı çıkmış bir halktır. Tahmin edilen ilk yaşam alanları Gediz Nehri bölgesi ve Mira’dır. Sonraki yazıtlarda da benzeri adlardan söz edilip, savaş sahnelerini resmeden fresklerde silahları, zırhları ve giyimleri ile tanımlanmışlardır. Peleset dahil tüm bu kabilelerin Girit, Ege ve Akdeniz kıyıları ile yaşamsal bağları vardır. Mısır’da yenilip esir düşmelerini anlatan yazıtlarda “ ele geçirilen gemileri, kadınları ve çocuklarından” söz edilir. İşte bizi kökenlerinden sonra asıl ilgilendiren noktada budur. Zaman zaman korsanlık yapıp, paralı asker olarak farklı ordularda yer almalarına karşın, Tunç Çağı Çöküşü sırasında aileleri ile birlikte yola çıkmış olmaları bir yağma ve istila seferinden çok göç etmek zorunda kalan bir toplumu anlatmaktadır. Yeni yurtlar bulup, buraları fethetmek zorunda kalmışlardır. Bu seferlerde de büyük olasılıkla kitleler halinde, aileleri ile birlikte yok olmuşlar, kalanları da farklı toplumlar ve kabileler içinde erimiştir. Bu süreçte Akdeniz’in hemen her yerindeki kentler ve devletler yıkıma uğramıştır. Şimdilik en bilinenleri Hitit başkenti Hatuşaş, Anadolu’daki pek çok kent ve ticaret kolonisi, Miken kentleri, Kıbrıs, Suriye yöresindeki (kütüphanesi ile tanınan) Ebla krallığı, Ugarit vb dir. Mısır bu saldırıları büyük kayıplarla atlatmış, ancak zayıf düşen Ramses Hanedanlığı sona erip, Nubya istilasına boyun eğmek zorunda kalmıştır. Özellikle Deniz Halklarının aileleri ile birlikte bu son seferlerine çıkışı, Tunç Çağı Çöküşü’nün yalnız savaşlar nedeniyle oluşmadığının bir göstergesidir. Yapılan son araştırmalar Anadolu’da Hitit Barışı’na (Pax Hethitica)karşı birkaç yüz yıl süren isyanlar sırasında iç göçlerin, ağır kuraklıkların, açlık ve hastalıkların ve hatta depremlerin de yaşanmış olabileceğini göstermektedir. Savaşlar yıkıcıdır, ancak bu yıkım sürecinde yaşanan aynı derecede yıkıcı diğer sorunların da yıkım sonrasında yaşanan ve yüzyıllarca yıl süren bir karanlık çağa yol açabileceği açıktır. Zaten bölge o çağda çok sulak olup, alüvyonların yarattığı bataklıklar nedeniyle kıyı kentlerde yaşamı kolaylıkla alt üst edebilecek bir coğrafi yapıdadır. Bu da o güzel, destansı Deniz Ülkesi’nin ve Ege ile Akdeniz’deki Deniz Halklarının her zaman geçerli olan acı gerçeğidir. Sonuçta yıkım cehaleti, cehalet de unutmayı yaratmıştır. Bu halklar fiziki olarak yok olmasalar da, uygarlıkları, dilleri, geçmişleri, gelenek ve görenekleri tüm ihtişamı ile unutulup yok olmuş; ölümü yaşamış. Kendi ardılları olan toplumlarca bile binlerce yıl anımsanmamış. Değeri bilinememiş. Karyalı aydın Herodot bile Mira sınır anıtını bir Mısır yazıtı sanmış. Öyküleri karanlık çağ içinde değiştirilip başkalarına mal edilmiş. Tek teselli noktası, karanlık çağı izleyen yeniden yapılanma ve klasik Helen Çağı sürecinde özgün niteliklerini yitirmiş bile olsalar, izlerinin ve ipuçlarının o çağ yapıtlarından günümüz araştırmacılarına dek kalmış olması. Üstelik zamanla ortaya çok daha fazla ip ucu çıkacak.

Bu daha bir başlangıç.