Osmanlı hanedanı ve Büyük Devlet (Devlet-i A’li) bu düzeydeki güç ve ününü tartışılmaz bir üstünlükle 17. YY başına dek (400 yıl) sürdürür. “Muhteşem” unvanı ile tanınan Kanuni Sultan Süleyman’dan (1566’dan) sonra tahta çıkan 3 Sultan döneminde imparatorluk genişlemeye devam etmişse de daha öncekilerden farklı bazı sorunlar ortaya çıkmaya başlar. Bunların başında iç ekonomik sıkıntılar gelmektedir. Ardından buna Celali İsyanları gibi sosyal sorunlar da eklenmeye başlar. Böylece bir 100 yıl kadar daha geçer. Özellikle bu dönemin son Sultan’ı olan III. Mehmet döneminde devletin hem idari, ekonomik ve hem de askerî açıdan güçlendirilmesine yönelik ıslahat yapılması gereği görülüp, bu amaçla çalışmalar yapılmıştır. Yani Türkiye’de “muasır medeniyet / çağdaş uygarlık” tan geri kalınmakta olduğu daha 16. YY da fark edilip engellenmesi için uğraşılmaya başlanmıştır. 17. YY yalnız Osmanlı’da değil, tüm Avrupa ve eski dünyada bir “geçiş, yeniden yapılanma” dönemi olmuştur. 17. YY’ ın hemen başında tahta çıkan I. Ahmet barışı korumak, sanat ve edebiyatı teşvik ve imar işleri ile ön plana çıkar (Örnek: Sultan Ahmet Camisi’nin inşa edilişi). Ondan sonra tahta geçen 4 Sultan döneminde ise devlet Yeniçeri ve diğer isyanlar, padişahların tahtan indirilmesi / yenisinin çıkartılması, hatta öldürülmeleri gibi daha önce akla hiç gelemeyecek kadar kötü olaylara tanık olur. Kısacası gerekli ıslahat ve düzenlemelere, uygarlık çabalarına karşı başta Yeniçeri Ocağı, toplumun farklı dinamikleri, cehalet ve bağnazlık çok büyük bir direnç göstermeye başlamıştır. Vourla’dan Urla’ya uzanan zaman yolculuğumuzda seyahatnamesinden geniş çapta yararlandığımız Evliya Çelebi (Derviş Mehmet 1611 – 1682) işte bu çok sorunlu ve öncekinden çok farklı bir dönemin ilk elden tanığı olduğu için yazdıkları çok önemlidir. Özgüveni ve geleceğe inancı zirvede bir Büyük Devlet yurttaşı olarak yaşayıp ölmüş. Aslında ölüm tarihi tartışmalıdır. Kimine göre 1683 de yani II. Viyana Kuşatması ve yenilgisine tanık olarak ölmüştür. Özelikle Fatih’in İstanbul’u alması ile başlayan Doğu Roma İmparatorluğu’nun varisi olma savı da bu olayla Katolik Dünyası karşısında ortadan kalkmaktadır. Bu süreç kesinlikle yalnız bir Türk tarihi konusu değildir. İlginç bir şekilde o çağın haritalarına bakıldığında, Osmanlı’nın doğu, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun ise batı Roma İmparatorluğu sınırlarında hakim olduğu açıkça görülebilir. Fatih’ten bu olaya dek yaşanan süreç (devletin kurucusu olan Türkleri de içermekle birlikte) aslında bu sınırlar kapsamında yaşamış olan tüm etnik ve dini / mezhepsel toplulukların tarihidir. Osmanlı denince, Viyana önlerinde dağılan birlik Sırplardan Yunanlılar ve diğer Ortodoks toplumlara, Reformistlere, tüm Rumeli, günümüz Ukrayna (önceki Deşti – Kıpçak / Kuman Kırı) ve hatta bir kısım Orta Avrupa halklarının, Orta Doğu, Mısır ve Kuzey Afrika halkları ilke birliğinin de sona ermesi demektir. Bu olaydan sonra Ruslar Doğu Roma’nın yeni varisi olmaya aday çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu dağıldığında faturanın Türklere çıkmış olması, bu kapsamdaki halkların yeni bir düzenin kuruluşuna kendi istek ve özverileri ile talip olmalarından kaynaklanır. Hatta Osmanlı’nın Büyük Devlet iken sahip olduğu güç ve zenginlikten en geniş çapta yararlanan halklar arasında onu ilk terk edenlerin çoğunlukta olduğu bile söylenebilir. Zaten o çağlarda esas olan kimlik standardı “ulus temelli devlet ya da halklar” değil Katolik Papalık (Katolik / Latin, Cermen vb) ile İslam Halifeliği bünyesindeki tüm diğer din ve mezheplerdir. Hatta Papalık’ a karşı olan bu alternatif “kutsal ittifakın” Osmanlı’dan daha önce IV. Haçlı Seferi’nde ortaya çıkmış olduğu savları da vardır.
Bu çok uluslu ve çok dinli kültür tarihi kümeler arasındaki çatışma doğu odağının gevşeyip dağılması ile yeni bir sürece evrilmiş. Bu nedenle de “çağdaş uygarlık” a ulaşmak için gösterilen ıslahat çabaları da doğuda doğrudan Orta v Batı Avrupalılaşma kavramına dönüşmüş. II. Viyana Kuşatması sonrasında yaşanan St. Gottard ve Mohaç yenilgilerini izleyen dönemde o çağın Sultan’ı olan IV. Mehmet tahttan indirilmiş. Ardından zincirleme bir tepkime ile pek çok yenilgi ve toprak, güç kaybı yaşanır. Bunlar Osmanlı’nın çok kültürlü toplumunu bir arada tutan bağların çözülmesine yol açan yeni darbelerdir. 18. YY’ ın başına kadar ancak kısa sürelerle tahtta kalabilen 3 Sultan dönemi yaşanır. Hepsi de hem yaşamlarını ham de saltanatlarını büyük sorunlarla baş etmeye çalışarak geçirirler. 1703 Yılında tahta çıkan Sultan III. Ahmet’e gelindiğinde, artık sorunlar kesinlikle belirgin şekilde tanımlanmıştır. Islahat ve batıyla entegrasyon kaçınılmaz görülmektedir. Ancak çözümleri için göze alınan çabalar, bağnaz ve ayrışmış bir toplumun direnci nedeniyle aşılamamaktadır; 1718 Yılında başlayıp 1730 da sona erdiği kabul edilen “Lale Devri” yaşanacaktır.
Acaba bu devir yalnızca bir “Eğlenelim, raks edelim Lale Zamanı!” devri midir?