Geçtiğimiz yıl (2023) yayınlanan çok uluslu bilimsel bir çalışmada (Mallick,S.et.al.) eski çağlarda yaşamış insan buluntularında yapılmış olan genetik analizlerle ilgili bazı istatistiki bilgiler verilmişti. Bu çalışmalarda öncü olan bazı akademik kurumlardan (Harvard, MIT, Howard Huges Inst., Max Planck Inst. vb.) I. Lazaridis gibi tanınmış araştırıcıların, 2019 yılından bu yana AADR (Allen Ancient DNA Resource) gibi pek çok güvenilir genetik bilgi işlem merkezinin verilerinden de yararlandıkları bildiriyordu. Bu konuda giderek artan çalışmalar ve biriken verilerin tümünün (ya da olabildiği kadar çoğunun) dikkate alındığı bazı sistematik değerlendirmelerin (Meta-Analizlerin) yapılması gerektiği vurgulanmıştı. Paylaşılan istatistiki bir bilgi de bence çok önemli; “2023 te (yıllık) 10000 i aşan sayıda tarih öncesinden kalan insan buluntusu modern genetik yöntemlerle incelenmiş. Oysa bu rakam 2015 e kadar ancak yılda 49 a,  2018 e kadar da 714 e ulaşabilmiş.” Bu yıldan sonraki 5 yılda müthiş bir hız ve yoğunluk kazanmış. Ama bu sayılara bir başka açıdan da bakmamız gerekiyor. Yani 2010 ile 2023 yılları arasında genetik olarak incelenebilmiş (birkaç milyon yıllık tarih öncesinden kalma) insan buluntu sayısı kabaca toplam 30000 dolayında. Bu sayı da o geçen 2,5 – 3,0 milyon yılda yaşamış toplam insan nüfusları dikkate alındığında çok ama çok düşük bir rakam. Kısacası insanlığın genel biyolojik ve uygarlık tarihi, yaşanmış gerçeklere daha yakın bir şekilde sil baştan yazılmakta, ancak bu işin daha çok başındayız. Kullandığımız veriler her ne kadar yukarıda sözü edilen otörler ve kurumların çalışmalarına dayansa da, halen her türlü spekülasyona açık oldukları söylenebilir. Her geçen yıl artan araştırma sayısı ile değişecektir. Yine de ünlü Alman uygarlık tarihçisi Oswald Spengler’in vurguladığı (özlemindeki) gibi; “Tarih (halen) ne yazık ki, onu yaşayıp yaratan ezici çoğunluktaki sıradan insanların günlük yaşamlarını, çektiklerini, yarattıkları uygarlıklarını belgelemekten uzak, kralların, asillerin, kiliselerin, orduların, savaşların vb. öykülerinden oluşmuş” kalıyor.

Yukarıda belirttiğimiz sınırlar içinde “Anadolu Neolitik Tarımcıları / (ANT)”nın günümüzden 25 – 18 000 yıl önceki buzul çağı zirvesinden sonra yaşadıklarını çok kısaca özetleyebiliriz. Bu buzul çağında Avrupa’nın kuzeyi ve Sibirya’nın bazı bölümleri buzullar altında kalmıştır. Anadolu kabilelerinin buzul çağı zirvesi öncesinde Avrupa’ya göçen Avcı Toplayıcı kardeşleri ile iletişimi binlerce yıl kopmuş ve birbirlerine (genetik olarak göreceli olarak az da olsa) yabancılaşmışlardır. Bu zirve sürecinde çok daha önce kuzey (Sibirya) ve doğuya (Asya) göç etmiş olan Avcı Toplayıcı insan topluluklarından çok az bir kısmı buzul çağı zirvesinde güney batıya kaçıp Avrupa’nın kuzey doğusuna (Doğu Avrupa / Bugünkü Rusya ve Ukrayna Stepleri) sığınır. Bunlara da Batı Sibirya Kadim Avcı Toplayıcıları (BSKAT) deniyor. Sayıları az da olsa günümüzdeki Avrupa “Aryan kökenlerini” işte bu son grup kabilelere bağlıyor. Oysa buzul çağı zirvesindeki kopuştan sonra Anadolu’da yaşanan Neolitik Uygarlık Devrimi ve gelişen tarım toplumları havaların ısınmasına bağlı olarak, günümüzden daha 9 – 10 000 yıl önce tekrar Avrupa’ya yayılmaya başlamışlardır. Bu yayılış, birkaç bin yıl sürmüş, oldukça barışçı bir “yeniden birleşme” fazıdır. Mezarlık kazılarında çok az sayıda şiddet uygulaması ile oluşmuş gömüte rastlanır. Anadolu Tarımcıları batı ve kuzey Avrupa’ya yoğun bir göçe başlar. Bazı genetik çalışmalarda Avrupa’ya gelen insanların büyük çoğunlukla Ege’den kaynaklandığı da saptanmıştır. Birkaç bin yıl içinde tüm Akdeniz kıyılarını kaplayıp, İspanya üstünden kuzey Afrika kıyılara bile geçerler. Kuzeye doğru ilerleyenler Balkanlardan İskandinavya buzul sınırlarına ulaşır. Önceleri doğadan tarım ürünleri toplarken (foragers) hemen ardından bunları belirli yerleşim alanlarında yetiştirmeye başlamışlardır. Bitki tarımı yanında evcilleştirdikleri hayvanları da beslerler. Sürüleri olan çoban (pastoral) gezici topluluklar oluşur. Bu nedenle bitki tarımcıları ile hayvan sürüleri güdenler arasında sınır anlaşmazlıkları doğar. Büyük olasılıkla “devlet” sınırlarının en ilkcil oluşumu da buna dayanır. Avrasyanın bugün (bence siyaset dışında bir kıta olma kriterleri taşımayan) Avrupa denen batısındaki topraklarda ilk uygarlıklar kurulmaktadır. Bu ilk Avrupa uygarlığı nüfusunun büyük çoğunluğu Anadolu insanlarının genlerini taşımaktadır. Zamanla bunlara tam deyimiyle “azar azar” kuzey doğu (Rusya, Sibirya vb) kökenli Avcı Toplayıcı ve Çoban – Tarımcı kabilelerin gen stokları da katılmaya başlar. Bunlar arasından barışçı bitki tarımı yapan yerleşkeleri yağmalamak amacı güden toplumlar da gelişmeye başlar. Ayrıca yerleşik uygarlık, yerleşkeler arası (tıpkı Anadolu ve Orta Doğu’da olduğu gibi) ticareti de geliştirir. Ticaret ile yağmacılık ve haramilik de yeni bir boyut kazanır. Kısacası sonraki çağlarda iddia edildiği gibi Anadolu’ da uygarlık Aryan istilaları ile başlamamıştır.

Tam tersine Avrupa’ya ilk uygar toplumlaşmayı getiren Anadolu ve çoğunlukla da Egeli insanlardır.