Devlet-i A’li (Osmanlı) nin kuruluşundan dağılmasına dek savaşlar, isyanlar ve benzeri toplumsal kargaşalar hiç eksik olmamış. Göreceli olarak küçük sayılabilecek bir beylikten çok uluslu cihan imparatorluğu kurmak ve bunu 600 yıl korumak başka türlü olamazdı. Bu sürenin son 100 yıllık zaman dilimi dışarıda bırakılacak olursa, dünya daha ulus devletler gibi bir yönetim modeli tanımıyordu. Oysa Türklerde ulus, budun, devlet vb gibi kavramlar tarih sahnesine çıktıkları eski çağlardan beri vardı ve halk bunu kabullenmişti. İçlerine yabancıların karışmasından rahatsızlık duymamaları da, onların belirli alanlarda yetenek sahibi olmaları ve Türk toplumuna tümden katılmaları şartıyla çağlar boyu yaşamıştı. Bu yüzden günümüzdeki Çin topraklarındaki Sarı Nehir kıyılarından çıkıp batıya ilerledikleri çağlar boyunca pek çok kabileyi içlerinde sindirmişlerdi. Bu yüzden bu hat üstündeki tüm Türk topluluklarının “etnogenetik / DNA” yapıları karşılaştıkları tüm halkların (az ya da çok) etkisini taşımaktadır. Anadolu da geniş çapta bu şekilde Türkleşmiştir. Aslında bu özellik Avrasya’daki tüm büyük kavimler için de geçerlidir. Ancak ulus olma nitelikleri Türkler, Cermenler, Franklar vb gibi az sayıda kabil tarafından korunabilmiştir. Bunda yukarıdaki faktör yanında, “Türk devlet ve ordu” modellerinin özgünlüğü de önemli yer oynamış gibi. Orta Doğu’nun kadim halkları ve Avrasya’nın Avrupa denen batısında birkaç istisna dışında durum daha farklıdır, ki bu istisnalar da zamanla komsularına benzemiştir. Eski Türkler geniş topraklarda sürüleri ile göçe durduğunda hepsi çobandır. Han ve çevresindeki bir avuç (genellikle akraba ve gönüllü olan) özel korumalar dışında geniş çapta profesyonel bir orduya gerek duymamışlar. Bazı az sayıdaki özel yetenekli ve görevli özel kuvvetler dışında savaş söz konusu olduğunda, eli silah tutan tüm erkekler, kadınlar, gençler, yaşlılar fark gözetilmeden “er”, asker sayılır. “Her Türk asker doğar!” özdeyişi büyük olasılıkla bu düzenden doğmuştur. Savaş zamanı Han merkezi bir yerde “çadırını kurar, tuğunu diker” ve halkı bayrak altına, yani askere, orduya çağırır. Han’ın “konup, tuğ diktiği mekâna” Ordu denir. Bu yüzden Türkler (o kadar çok sayıda devlet kurmuş olmalarına karşın) ayrıca “Devlet” anlamına gelen bir kavram ve deyime gerek duyulmamış. Ordu / Orda sözcüğü zaten bu anlamı taşımış; Altın Ordu, Ak Orda, Ulu Orda vb devletlerinin adlarında olduğu gibi. Ancak yerleşik düzene geçildiği ve Step Konfederasyonlarından (Kuman – Kıpçak, Peçenek vb) krallıklar ve imparatorluklar kurulmaya başlandığında Roma, Persler vb gibi devlet düzenlerini örnek almışlar. Son aşamada eski düzenin çok daha özgür ve başına buyruk yaşam tazına alışık Türkler ve çok sayıda Türkmen kabilesi kurulmasında temel rol oynadıkları yeni tarz devletlerde sıkıntılar yaşamış ve merkezi yönetim kadrolarına sıkıntılar yaşatmışlardı. Osmanlı’ da yaşanan önceki Timur oları, Fatih zamanında İstanbul’da devşirmelerin mevki ve güç kazanması dönemlerinde yaşanan sorunlar bunun örnekleridir. Kuruluşunda yer aldıkları devletler dağılırken de bu yüzden en sert direnci gösterip, devleti korumak için gönüllü olmaları da bu yüzdendir. Diğer taraftan merkezi yönetimlerin yeğlediği mezhep odaklı devlet modellerin karşı durup Celali, Kızılbaş, Babai vb isyanlarına katılmalarının ardındaki önemli nedenlerden biri de budur. Başlangıçta Osmanlı batıyı hızla fethederken, Yeniçeriler (ki özel devşirmelerdir), (kısmen eski devlet modeli yerine geçebilen) Tımarlı Sipahiler, Yörük Alayları, Zayi – Bekler (Zeybekler), Akıncılar ve benzerlerinin Bektaşilik temelinde örgütlenmiş olmasının ardında yatan nedenlerden biri de budur. İmparatorluğa yeni katılan halkların hâkim etnik unsura uyum sağlaması batıdaki örneklerinden çok daha kolay olmuştur. Çünkü barış sürecinde pek çok açıdan özgür kalabilmekteydiler; yeter ki savaş zamanı ihanet etmeyip, üstlerine düşeni yapsınlar. Anadolu’nun hızla Türkleşmesinde de olasılıkla bu etkili olmuştur.  Bu düzen imparatorluk çok büyüdüğünde önemini giderek yitirmiş ve yerini daha farklı bir mezhep anlayışına bırakmıştır.

Osmanlı’nın tarihinde en büyük askeri yenilgileri yaşayıp, en geniş toprakları kaybetmesini izleyen bir dönemde (1718-1730 arası) yaşanan garip bir barış, kısmen uyanış çabaları içeren uygarlaşma, halka kadar sirayet eden bir giyim ve davranış özgürlüğü, matbaa,  kütüphaneler, rasathane, yeni tarz bir mimari hareketlenme, daha önce çok nadir olan “Batı bizi nasıl geçti?” sorusuna yanıtlar arama ve Hollanda’yı aşacak ölçüde bir Lale sevgisi, bahçeler, ören yerleri ile karakterize bir dönem ortaya çıkmış; buna Lale Devri (Ottoman Tulip Era) deniyor. Kimine göre bu özlenen bir Osmanlı Rönesans’ı olabilirdi. Ancak aslında yalnızca İstanbul ve çevresi ile kısıtlı kaldığından bu aşırı bir iyimserlik oluyor.

Bir de şu var ki imparatorluğun ekonomik durumu o devirde içler acısı bir durumdaydı.