“Gül’ün Adı” nı işaret ederken ünlü yazar Umberto Eco uzmanı olduğu dilbilimin anlam (semantik) ve belirti ya da gösterge (semiolojik) alanındaki birikim ve yeteneğini sergilemiş. Orta Çağ’dan kalan ve aslında Roma’ yı anlatan bir özdeyişin yanlış çevirisi miymiş kitabın öz yüklü son satırı? Roma’nın yerini neden Gül almış? Eski bir kilisede, yasaklanmış bilgiler, silinmeye çalışılan izler, gizli kütüphanelerde saklanan el yazmaları, inanç fırtınaları içinde işlenen seri cinayetler ya da kurban edilen insanlar. Zaten sonuçta, her yolun ulaştığı Roma tüm bu günahlarla kirlenen dev tapınaklar, çılgın rahipler ve acıya duyarsız taş duvarları ile de ünlü değil miydi? Eco’nun Gül’ü de neyi ikame edebilirdi bu emperyal patırtıda? Oyun kurucu yazar dökülen kana yüklemiş tüm dünya kültürünün paylaştığı o kan kızılı, güzel kokulu aşk simgesi Gül’ün derin işaretlerini. Savaşta ya da kutsal olduğuna inandığı bir amaç uğruna yere düşen kan damlaları, sanki tohumlarmış gibi yeşertmiş bu işaretleri. Eco’ nun Gül’ü sanki İsa’nın çarmıhta dökülen kanı gibi. Ölüm yok edemeyince yazarın aklındaki bir şeyi, yeniden dirilişi kaçınılmaz fikirlerin toprakta, dilinin ve kaleminin ucunda; Dumuzi / Temmuz, Anadolu’nun Atas / Attis / Adonis’ i gibi. İnsanlar her ilkbaharda yeniden yeşerişine bağlamış yitirdiklerine duydukları özlemlerini. Sonunda biliyoruz ki Roma Gül’ü çarmıha gerdi ama ona yenildi. Roma Barışı (Pax Romana) en büyük, en güçlü, en unutulmaz düzen imparatorluğu idi. Hala eski dünyanın tüm muhteşem kentlerinin temelinde duruyor taşları. Yeni dünyalar kurulurken de benzer taşlar döşeniyor temellerine, belki de bunu anımsatmak için. Kendine baş kaldıran Gül’ e sordu Roma onu öldürürken; “Sen kral mısın ki bana baş kaldırmaya cüret ettin?” “Evet!” dedi Gül; “Ve sen benim tahtımı asla yıkamazsın! Çünkü o sınırsız mavi gök yüzündedir. Sevip, saygı duyup, şefkatle dokunsaydın bu dünyanın çoğullarına, belki hissedebilirdin varlığını.” Roma önce buna inanmadı, ancak zamanla yok etmeye çalıştığı Gül’ün çoğullarda yaşamayı sürdürdüğünü görünce gücünü görüp, anladı ve şeklen onunla uzlaştı. İşte Umberto Eco sanırım bu yüzden “Eskilerin Gül’ünden bize ancak ve yalnızca adı kaldı yadigâr!” diye sonlandırırken romanını, hata yapmamış, bilinçli bir sonuca ulaşmıştı. Ne yazık ki artık anımsadıklarımız öz anlamlarını kaybetmiş boş adlardan ibaret.
İşte bizim Lale’nin tekilliğindeki simgesel anlam da bunun bir benzeri; Gelincik çiçeklerinin çoğulluğunu özünde ergittiğinden güçlü. Bu yüzden 2. Viyana Kuşatması’nda Osmanlı ve Habsburg hanedanlıkları Roma’nın mirası için Viyana önünde boy ölçüşürken, Hilal ve Salip (Haç) in son çatışmaya durdukları sanılmış. Çünkü aslında Gül ile Lale’nin daha o çağın insanlarının belleğinde bile ne yazık ki adlarından başka bir şey kalmamış. Bu yüzden tarafların ikisi de hem Gül hem de Lale o savaşta yenilmiş diyebiliriz. Benzer bir şekilde, her ikisi de 600 yıl kadar kesintisiz sürmüş olan bu iki hanedanlık da Viyana Savaşı’ndan sonra yıpranma sürecine girmiş. Zamanında öyle güçlüymüşler ki 1. Dünya Savaşı sonundaki yıkılmalarına dek daha 300 yıl ayakta kalabilmişler. Eğer Gül ve Lale’nin adlarının ötesinde, kökenlerindeki anlamlar ve gerekçeler insanların gönlünde içten ve doğru olarak korunabilmiş olsaydı, daha iyi bir dünyanın şekillenmesine yol açabilirlerdi. Büyük olasılıkla ne bu savaş ne de sonraki benzeri felaketler hiç yaşanmamış olabilirdi. Bu kısır döngüden, fasit daireden ne yazık ki günümüzde bile kurtulabilmiş değiliz. Hala tüm insanlık değerlerinin ve ortak kültür simgelerinin en azından adları anımsanıyor ve az bir çaba ile gerçeklerine kolayca ulaşılabiliyor olsa da onlara küresel yaşamımızda etkin bir yer verebilmiş değiliz.
“Lale’nin Adı”na gelirsek, bu konudaki en önemli kaynak Avusturya elçisi O. Busbecq’in “Türk(iye) Mektupları” adı ile yayınladığı Latince bir seyahatnamedir. Elçi yanında tercümanı ve koruma olarak 16 Macar Husar süvarisi ile yoldadır. 1555 Yılında Edirne’ den İstanbul’a ilerlerken çok güzel bahçeler ve çiçeklerle karşılaşır. Sümbüller ve Zambaklar gibi tanıdık olanlar arasında kızıl ve diğer renklerde Laleler de vardır. Elçi bunların adını sorduğunda Macar asıllı tercümanı “Türkler bu çiçeğe Tulipanti der!” yanıtını alır. O çağda (ve yakın zamana dek) Macarlara da Türkler denmiştir ve bu sözcük Macarca “tülbent” anlamı taşımaktadır. Böylece Lale tüm Avrupa dillerinde Tulipa vb adları ile tanınır. Busbecq aldığı bazı örnekleri Avusturya imparatorunun hekimi ve botanikçi olan Prag’daki Dr Petrus Andreas Mathioli’ye yollar. Türk ve İslam dünyası için ise Lale’nin adının simgelediği kavram kendinden bile önemlidir. Bu yüzden süsleme sanatlarında da yoğun şekilde kullanılmış.
Çünkü Arapça harflerle Lale ve Allah benzer şekilde yazılmaktadır.