“Ticaret ve korsanlık; ikisi de ekonomik aktivitenin (farklı) türleridir: 1. Benzer amaçlara hizmet edebilirler; zenginliğin artırılması gibi. 2. Benzer sonuçlara ulaşılmasını sağlarlar; malların ve insanların uzak yerler arasında taşınması gibi. Aralarındaki fark; korsanlığın (piracy) şiddet içermesi ve varlığın zorla elde edilmesi ya da el değiştirmesini sağlamasıdır. Ticaret ise şiddetsiz bir aktivitedir ve çoğunlukla barışta ve stabil politik dönemlerde gelişir.” “Dünyada bulunmuş olan en eski gemi enkazlarının başında gelen, Türkiye kıyılarındaki (Urla) Uluburun ve (Likya) Gelidonya Burnu batıklarının MÖ 14. Ve 13. YY dan kalma, Doğu Akdeniz kıyı ve adaları arasındaki deniz ticaretinin örnekleri olduğu neredeyse kesinlik kazanmıştır” (Philippe Souza 1992). Yani daha önce söz ettiğimiz Anadolu’daki Asur Ticaret Kolonileri döneminden (MÖ 20. – 18. YY lar arası) 400-500 yıl sonra gelişmiş olan bir deniz ticaret ağını temsil eder. Bu konuda önde gelen otörlerden biri olan P.Souza’nın yukarıdaki saptamasında büyük gerçeklik payı var. Bu yüzden, zaten “korsanlık” eyleminin uluslararası deyimi olan “Piracy” sözcüğünün kökenine baktığımızda da benzer bir “anlam” la karşılaşılıyor. Yunanca olan terimin özünde “peira / girişim, teşebbüs” anlamı yatıyor. Yani ilk önce etik açıdan olumsuz bir nitelik vurgusu yok (Fr. Entrepreneur= Girişimci gibi). Ancak sonradan “periates / haydut” anlamında kullanılmaya başlanıyor. Bu anlamı ile de Latince ve İtalyancaya (pirata / korsan, deniz haydutu) olarak geçiyor. Bu yalnız dil-bilimsel bir değişim değil, sosyal ve ekonomik bir gelişmeyi de işaret ediyor. İzmir’li Homer’in (MÖ 8. YY) batı edebiyatının ilk eseri kabul edilen İlyada Destanı’nı izleyen 2. eseri Odisse’de bir korsanlık örneği çok normal (ve hatta övünülecek) bir aktiviteymiş gibi anlatılıyor; “Cesurca düşman kıyısına çıktık ve şehri soyduk ve ırkını yok ettik. Karılarını esir aldık. Varlıklarını paylaştık. Her asker benzer bir ödül kazandı!”. Ancak sonraki Helenistik Çağ’da bu davranışın yasaklanmasına yönelik etik ve yasal önlemlerin alındığı da yazılı belgelerde görülüyor. Antik çağda Anadolu ve Ege kıyıları Girit, Kilikya, Likya, Milet, Rodos, Delos vb gibi ünlü korsan üsleri ile dolu. Bunların bazıları Roma ve hatta sonraki Orta Çağı aşıp, geleneklerini 17 – 19. YY lara dek sürdürmüş. Bu zincir içinde Türk / Osmanlı denizcileri de önemli bir yer tutuyor. Rivayet o ki, barışta Karaburun ve güneye doğru yayılan koylarda korsanlık yapan denizciler, sefer zamanlarında İzmir’ de (Gelibolu vb yanında) “Bayrak altına!” diye çağrılırmış. Düzenli donanmaya katılanların geçmiş suçları affedilirmiş. İşte o bayrağın dikildiği yere de bu yüzden Bayraklı denmiş. Bunlar genel olarak denizcilik, donanma seferleri ve deniz ticareti geleneğinin anıları olsa da karadaki ticaret yollarında da benzeri öyküler geniş çapta yaşanmış. Odisse’de de anlatıldığı gibi yalnız ticaret gemileri değil, kıyılarda yer alan, kolay ulaşılabilen ve yeterince korunmayan tüm kentler de korsan ve haydut saldırılarının hedefi olmuş. Tunç çağına son veren Deniz Halklarının saldırıları bunun bilinen en geniş örneklerinden biri. Bu yüzden özellikle kıyılarda yer alan ve iyi korunamayan kentler bu tür saldırılara karşı özel olarak yapılandırılmış. Ana kent merkezleri kıyıdan içeriye, coğrafi olarak daha kolay savunulabilen yerlere taşınmış. Kıyılarında ise ulaşımı kolay olan “ikiz kentler” kurulmuş; Urla ve İskelesi gibi. Karasal ticaret yollarının korunması için ise Asur Ticaret Kolonileri örneğinde olduğu gibi, ulaşım arterleri yerel güçlerle (kent devletleri, beyler, tiranlar vb) yapılan antlaşmalarla onların sorumluluğuna bırakılmış. Pazar yeri olan yerler ise ana kentlerin surları dışında kurulmuş. Böylece “normal girişimcilerin” de, yeri geldiğinde, planlı ya da şartlar gereği (işler bozulduğunda) akılları çelinip, pazarların yakınındaki ana kentleri yağmalamaya kalkışmalarının önü alınmaya çalışılmış. Antik çağdan kalan yazışmalarda (Örnek: Amarna Mektupları) korsanlıkla suçlanan kent devleti yöneticilerinin, “Biz zaten kendimiz korsanlardan / haydutlardan çok zarar gördük. Yalnızca kendimizi korumaya çalışıyoruz!” gibisinden gerekçelerle öz savunmalarına rastlanıyor.
İnsan toplumlarının yaşamlarını ve sonuçta dünyayı, üretim ve ticaret faaliyetleri şekillendirmiş. Bu çok açık. Görüldüğü üzere uygulamada, eski mantıkla günümüz arasındaki bazı benzerlikler tartışılabilir. İpek ve Baharat Yolları gibi Avrasya’yı bir okyanustan diğerine geçebilen ticaret yollarının oluşup, çağlar boyu işletilmesi bu coğrafyanın etnik, dil, toplumsal, yasal, ekonomik, hatta dini vb özelliklerinin şekillenmesini de yönlendirmiş. Bunda iyi kötü, ahlaki ya da değil, her tür “girişim” etkili olmuş. Bir şiirde geçen özlü sözü soru kipinde “Gerçekten eşkıya dünyaya hükümdar olmaz mı?” diye soracak olursak, yanıtlarından biri de şu olabilir;
Olursa da zaten ona eşkıya değil, hükümdar denir!