Akdeniz gölü çevresinde, Afrika, Avrupa ve Asya kıtaları arasında yer alan muhteşem Eski Dünya’nın tüm kültür mirası Roma İmparatorluğu ile onun etrafında yer alan rakipleri arasında paylaşılmıştı. Roma Barışı (Pax Romana) yıkıldıkça bu rakipler arasındaki boy ölçüşme Roma’yı hedef almaktan çok, onun mirasına sahip olabilmeye yönelmişti. Batı Roma’yı kontrol altına alan Cermenlerin odağını oluşturduğu Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun payitahtı Viyana’da oturan Habsburg Hanedanı Vatikan’daki Katolik Papa’nın desteği ile doğuya karşı bir Kutsal İttifak kurmuştu. Günümüz Avrupa’sını yapılandıran temel siyasi yapı da hala budur. Tek farkı, artık o hanedanın yerini konfederasyon nitelikli bir devletler topluluğunun almış olmasıdır. Roma İmparatorluğu’nun doğudaki mirasçısı ise eski Doğu Roma’nın başkentinde oturan Osmanlı Hanedanı’dır. 17. YY daki büyük hesaplaşmaya gelindiğinde bu doğu Devleti Aliye (Büyük Devlet) de sultanın aynı zamanda İslam Halifesi olası nedeniyle batıya karşı kendi Kutsal İttifakı’nı oluşturmuş durumdaydı. Bu iki ittifakı oluşturan bileşenler (farklı etnik ve dini toplumlar) kendi aralarında da ardı arkası gelmeyen çatışmalar yaşıyor olsalar da, iş Batı – Doğu karşılaşmasına geldiğinde genel olarak içinde yer aldıkları ittifaklar içinde yer almaktaydı. Batının bileşenleri olan yerel toplumlar ve devletler aralarında 30 ve 100 Yıl Savaşları gibi kanlı ve yıkıcı anlaşmazlık dönemleri yaşamış olsalar da, iş Doğu ile çatışmaya gelince Haçlı Seferleri’ndeki gibi, aynı safta yer almayı başarmaktaydı. Doğu ekseninde ise aslında Orta Avrupa’dan başlayan, Karadeniz’in kuzeyindeki toplumları kapsayan, birbirine komşu devletler halinde tüm Orta Doğu, Kuzey Afrika’yı da içererek Orta Asya Hanlıkları üstünden Uzak Doğu’ya kadar uzanan dev bir hakimiyet alanına sahip olmalarına karşın, bu birlik ve beraberliği gösteremiyorlardı. Bunu başarabilselerdi dünyanın hali bugün bambaşka olabilirdi. Doğudaki Kutsal ittifak’ın lideri konumundaki Osmanlı Hanedanı batıya karşı içindeki tüm farklı din ve etnik gruplarla birlikte yüzlerce yıl bu konumunu korumayı başarmıştı. Viyana’ daki o çağın en belirleyici karşılaşması için yüz binlerce askerle ilerlerken Batı’nın kaderini belirleyebilecek güçte olduğuna inanmaktaydı. Bu yüzden Avusturya’nın son 20 yıldır süren ve daha birkaç yıl için yürürlükte olan Vasvar Barış Antlaşması’nı uzatmak için gösterdiği tüm diplomatik ve özel çabalara karşı kulaklarını tıkamıştı. Aslında Sultan barıştan yanaydı. Ancak Köprülü Ailesi’nden sonra baş vezir olan Kara Mustafa Paşa, Sultan’ı, halkı ve askeri kadroları savaşa ikna edebilmek için çeşitli gerekçeler ileri sürmekte ve hatta sınır boyundan gelen haberleri kendine göre saptırarak manipüle etmekteydi. Bu yüzden sahte raporlar düzenlettiğinden bile söz edilmektedir. Barış ve savaş yanlıları arasında tam bir propaganda savaşı başlamıştır. Sultan ve barış yanlısı kadrolar sonunda bu çabalara boyun eğer ve büyük bir tantana ile Habsburglara karşı savaş ilan edilir. O anda en büyük hata da yapılmış, Batı seferden 9 ay önce yapılan bu ilanla uyarılmış olur. Böylece papa’nın da çabalarıyla Batı Kutsal İttifakı bir araya gelip, savaşa hazırlanma fırsatı bulur. Bu davranış bile, o çağda hala hiçbir büyük savaşta “yenilemez” olduğuna inanılan Büyük Devlet’in kendine duyduğu aşırı öz güven ve kibrin açık bir göstergesidir. Bu yüzden o çağda yaşamış bazı Osmanlı yazarların bu savaşın kazanılamayışını ve sonuçlarını yeterince önemsemeden “Batı’da saçılan dehşet ve korku” ile övündüklerine bile tanık olunur.
O çağda Osmanlı’da Viyana’ya Beç ve Avusturya’ya Nemçe adı verilmekteydi. Bunlar genel olarak doğu Avrupa halklarının kullandığı adlandırmalardır. O çağdan kalan bazı kahramanlık türkülerinde “Saklanma Nemçeli!” diye hitap edilmesi de bu yüzdendir. Viyana, Batı Kutsal İttifakı’nın sağladığı tüm desteğe ve ilan edilen Haçlı Seferi’ne karşı Osmanlı ordusunu yolda karşılamaktan çekinip, kent surları ardına saklanır. Kısa sürede kentin dış mahallelerine kadar girilir ancak özellikle (daha önce yeniçerilere ve Kırım askerine vb) verilen yağma ve ganimet vaatlerine karşın, kenti harap ederek girmek yerine, kuşatılarak teslim olmasını beklemek tercih edilir. Bu da Osmanlı’nın aşırı öz güvenine verilebilecek olan ikinci bir örnektir. Sonuçta kentin beklediği yardım kuvvetleri yetişir ve kuşatma başarısızlık ve acı kayıplarla sona erer. En önemli sonuçların başında bence Büyük Devlet’in herksten önce kendisinin “yenilebilir” olduğunu anlamasına yol açmış olmasıdır. İstanbul’un alınması ile başlayan bir çağ, Beç bozgununda sona erer. Bunun nedenleri öncelikle Büyük Devlet içinde araştırılmaya başlanır. Batıya gönderilen elçilerden oralarda yaşanan yenilikler hakkında ayrıntılı raporlar vermeleri istenir. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Bunu ilk fark eden Osmanlı olmuştur. Ancak maalesef çok geçtir. Devletin sorunları anlaması yetmez. Halkın da yeniliklerin gerekçelerine inandırılması gerekir.
Ve geç kalınan en önemli nokta da budur…