Hiçbir şey sonsuza dek sabit durmaz, sürekli değişir (üstelik de sürekli azalmaya, bozulmaya doğru Bkz.: Antropi yasaları).Tüm evren, dünya, ekosistem ve yaşam alanları (habitat) değişmektedir. Jeoloji, iklimler, kayaçlar, sular değişmektedir. Buna bağlı olarak mikro-organizmalar, bitki ve hayvan örtüsü, doğa da değişmektedir. Kendi (bencil) kararı ile doğadan kopmaya çalışan insan da, kaçamayacağı doğaya bağımlı olarak değişmek zorunda kalır. Uyum (adaptasyon) gerekliliği onun bedeni, aklı, bilinci, duyu ve duyguları, alışkanlıkları, toplumları, dilleri, kültür ve uygarlıkları, devletleri, sınırlarını da değişmektedir. Yeni “yer ve zamana” uyamayan daha çabuk yitip gider. Bu değişim akışı içinde, belirli bir noktada, her hangi iki varlık arasında karşılaştırmalı (komparatif) durum belirlemesi yapmaya kalktığımızda, o noktayı doğru tanımlamak zorundayız. Aksi halde kullandığımız verilerin hepsi doğru olsa da, vardığımız sonuçlar (yanlış olmanın ötesinde) saçmalaşır. Bu saçmalıklar (genellemelere, önyargılara dönüşüp) geçici bazı politikalara hizmet edebilirse de, temeldeki saçmalıklarını kaldırma. Karşılaştırma noktasının koordinatları çok eskiden beri biliniyor; “yer ve zaman” denen iki büyük ve acımasız değişken. Bu yüzden güncel değerlendirmeler yaparken bile ister istemez bu iki değişkenin kayıtlarını, tarihlerini dikkate almak zorundayız. Arkeoloji, dil  ve genetik bilimleri de, gerçeğe yakınlaşmamızı ancak bu çerçevede sağlayabilir. Bu güncel bilimsel yöntemlerle Anadolu gerçeklerini araştırma ve ortaya çıkartma çabaları son 60 – 70 yılda giderek yoğunluk kazanıyor. Çünkü ulaşılan sonuçlar, bu zaman diliminden önceki bakış açılarını ar arda değiştiriyor. En yeni keşiflerin başında gelen “Göbekli Tepe / Taş Tepeler” tarih yazımını tümden etkileyebilecek nitelikle. Keşiflere neredeyse her gün yenileri ekleniyor. Anadolu ve Akdeniz aleminde Tunç Çağı Çöküşü / Uygarlığın Karanlık Çağı / (Resim - ve Çivi -  Yazıları’nın terk edildiği) Cehaletin Unutkanlık Dönemi’ ni izleyen Demir Çağı ve (geniş çapta masal (mitos) ve edebiyata (epos) dayanan) Klasik Uygarlık Dönemi insanlara bence (günümüzde de reklamcılığın temel prensibi olan) şu dersi verdi; “Önemli olan bir ürünün ne olduğu değil, ne sanıldığıdır!” Kısacası toplumsal örgütlenmelerin karmaşık hale geldiği tarihlerde ve yerlerde, “sanrı” temelli “kurgu – düzenler” etkinleşmeye ve yayılmaya başladı. Bu düzenler “yukarıdan aşağıya” kurulmaktadır, önceki, daha doğal ve yerel toplumlarda (Göbekli Tepe, Çatalhöyük vb) olduğu gibi “aşağıdan yukarıya” değil. Bu söylemdeki “yukarı” kavramı çetelerden ordulara dönüşen çok uluslu kaba kuvvetleri, çok ulusluluğun zorla getirdiği “lingua franca” denen karışık ortak dilleri, Ticaret Kolonileri yoluyla (öncelikle kıyılara) yayılan sömürgecilikleri anlatır. Bu Ticaret Kolonileri önce daha masum başlayıp, ardından genellikle korsanlık, akın, haydutluk, yağma ve istilalardan kazanılan, esir / köleler dahil, her şeyin paraya (altın, gümüş, mücevher vb) çevrildiği yerlerdir. Bu yolla edinilen sınırsız zenginlikler güçlü, seçkin sınıfları yaratır. O sınıfların çevresinde masallar (mitos), edebiyat (epos) ve sanat geçim kaynağına dönüşür. Yine aynı çevrelerde kümelenen inanç sistemleri de tapınaklarla, fetva makamları diyebileceğimiz kehanet merkezleri ile kendi ağlarını düzene eklemler. “Aşağı” betimlemesi ise yalnız halk kitlelerini, sıradan insan kalabalıkları anlatır. Onlar (antropologların terimleri ile) avcı – toplayıcı, çoban ya da tarım toplumlarıdır. Bu yolla üretir ve yaşarlar. Genellikle yağmalanan, soyulan, esir edilen ve Ticaret Kolonilerinde köle olarak satılan, alınanlardır. Bu çağa bence de “İnsan Uygarlığının Klasik Çağı” demek (farklı bir açıdan da olsa) doğru. Çünkü günümüze dek farklı yer ve tarihlerde odak noktaları oluşturdularsa da temel olarak bu düzen süregelmiştir.

Aslında Akdeniz alemine Tunç Çağı içinde başlayıp, demir Çağı ile yayılıp yerleşen bu düzenin kökeni de birkaç bin yıl önce Mezopotamya’ da başlamıştır. Sümer, Akkad, Hurri, Mitanni,Elam, Babil, Asur vb yoluyla batıya doğru, önce Anadolu’ya sonra da tüm Avrasya’ya yayılmış. Özgün Anadolu / Akdeniz Uygarlığı’nı izlerken, bu “klasik düzen” dışında kalan gelişmeleri “yer ve zaman” sınırları içinde ortaya koymaya çalışacağız. Anadolu, Klasik Uygarlık denen model  içinde son on yıllara dek göz ardı edilmiş olmasına karşın, “İnsanlığın Uygarlık Mirası” olması açısından büyük önem taşımaktadır. Günümüz için olduğu kadar, insanlığın geleceği açısından da ilham verebilecek bir konum ve niteliktedir..

Bu gezi boyunca Mira ve Arzava kıyılarının su /bataklık dünyası öncesi ve sonrasındaki çağlara ait (yeni ve bilimselliğe daha yakın) değerlendirmelere öncelikle yer vereceğiz. Ancak böylece bu topraklarda yaşamış ve yaşamakta olan uygarlıkların insanlık mirasındaki payı daha adaletli değerlendirilebilir. Eskiden beri öne sürülen Avrupa Merkezli  (Eurocentric) “ ideolojilerin” kökenleri, olumlu ya da olumsuz etkileri, Avrupa coğrafyasına tarımın nasıl girdiği, koloniler (sömürgeler) kurulmadan önce de ticaretin nasıl yapılabildiği, kimin ya da neyin “Karun kadar” zengin olduğu, Anadolu’ daki bitki ve hayvan türlerinde görülen yüksek “endemizm” oranlarının nereden kaynaklanmış olabileceği,  2,7 – 3,3 milyon yıl kadar önce başlayan bir süreçte Afrika’ da gelişen “insan (Homo  türünün” atalarının kimler olduğu ve Afrika’ya nerden geldikleri, milyonlarca yıl önce yok olan ve günümüzde tekrar keşfedilip “Balkananadolu Takım Adaları (Balkanatolia Archipelago)” adı verilen bir Su Ülkesi’ nin kaderini vb anlatacağız.

 

Aslında Anadolu, bize bugüne dek verdikleri ile çok daha fazlasını hak ediyor…