Tarihin bilimsel verilere dayandırılarak yazılabilmesi için günümüzde kullanılan en güvenilir yönteme “Üç Ayaklı Araştırma” deniyor. Bu ayaklar Arkeoloji, Dil ve Genetik Bilimleridir. İncelenecek toplumların belirli bir yer ve zamandan kalan güvenilir, tanımlı kalıntıları toplanıyor. Bunlar (kabaca) kazılardan çıkan buluntular, dil özelliklerini içeren veri tabanları ve mezarlardan elde edilen biyolojik materyaldir. Var olan tüm ilişkili, diğer bilgiler de (Örnek: Bitkiler, polenler (paleobotanik), besin artıkları, pigmentler, mitler vb ) komşu bölgeler ve toplumlarla karşılaştırmalı olarak, çok modern testlere ve analizlere tabi tutuluyor. Veriler geniş bilgisayar veri tabanları ve yapay zekâ olanakları kullanılarak her dalın uzmanlarınca değerlendiriliyor. Yani artık çok disiplinli (multi-disipliner) çalışmalar yapılıyor. Son 30-40 yılda yapılan çalışma sonuçlarının akademik düzeyde tartışılması, bilim dünyasını bu noktaya getirdi. Bu modern yöntemin uygulama öncüsü de ünlü Alman araştırma kurumu Max Planck Enstitüsü’ dür. İlk olarak (çok tartışmalı) “Hint Avrupa Dil Ailesi ve Etnisitesi” nin araştırılmasında kullanıldı. Çok tartışmalı olmasının temel nedeni açık; savaş sonrası giderek zeminini yitiren “Aryan Hipotezi” nin yerini alabilecek yeni bir modelin temel iddialarını incelemek. Avrupa Birliği ve (beyaz, Anglo-Sakson) Atlantik Kültürü siyasi birlikler ve imparatorluklar kurabilir. Ancak bu örgütlenme dev Avrasya Kıtası’ nın doğusundaki Çin Seddi gibi, aslında doğal bir engebe olan Ural Dağları’nı sınır alıp, Batı Dünyası’ nı fiziki, manevi, dil ve kültürel olarak dünyanın geri kalanından izole etmeye yönelik çabalara dönüşünce, yeni bir ırkçılık (Neo-Rasizm) olasılığını da beraberinde getirir. Bu çabalar günümüzde pek çok kısır ve dar görüşlü ve hatta kör cahil politikacılar tarafından da köpürtülüyor. Yıllar önce Atlantik tarafından iddia edilen “Medeniyetler çatışması” savına zemin hazırlanıyor da olabilir. Evet, böyle bir çatışma hâlihazırda var, ancak istedikleri gibi kuzeyle – güney ya da doğu ile batı kültürleri arasında piyonlar daha yavaş yavaş savaş alanlarına sürülüyor. Modern, uygar toplumlarda (ki bunun günümüzdeki en önemli odaklarının biri yine Batı Uygarlığı’ dır) bu savaş bilim alanında daha II. Dünya savaşı bitince başlamıştır. Yani gerçek uygarlıklar çatışması günümüzde yoğun şekilde dogmalar ile bilimsellik arasında ve Batı’ da yaşanmaktadır. Alman Max – Planck Enstitüsü’ nün uygarlık ve insan tarihileri için başlattığı multi-disipiliner araştırmalar bu çabaların sonucudur. Abartmıyorum, bu çalışmalarda tüm dünyadan ve toplumlardan yüzlerce bilim adamı (bilerek ya da bilmeyerek) insanlık için çok tehlikeli dogmalarla mücadele ediyor. İlk olarak Hint-Avrupa(lı) kavramını açıklamak için uygulanan bilimsel yöntem, ardından (daha önce açıklanamamış olan) “Ural - Sibirya” ilişkisi için de yapıldı. Sonuç dünyadaki halkların tümünün aynı kökenden geldiğini gösteriyor. Bu yüzden daha doğuya gidilip aynı yöntemle (Türkler, Moğollar, Tunguzlar, Mançular, Kore, Japonlar vb de içeren) “Trans-Avrasya halkları” na da uygulandı. Sonuçlarından biri gösteriyor ki, sekiz bin yıl önce (günümüzdeki) kuzey – doğu Çin’ deki bir nehir vadisinde “Cin Darısı (Panicium)” bitkisinin tarımını yapan toplum içinde Türkçe konuşan insanlar da vardı. Bu başka yerlerde de yaşıyor olmadıklarını göstermiyor. Afrika’ dan çıkan insanlar (Son Kabile) dünyanın her yönüne yayıldı. Buzul çağları sırasında birbirinden kopup yabancılaştılar. Hava uygun olup yollar açılınca, tekrar göçe durdular. Yani dünya uygarlık tarihi sürekli göçler, ailelerin, kabilelerin birbirinden kopuşu ve tekrar birleşmesinden ibarettir. Birkaç küçük istisna dışında izole hiçbir toplum yoktur. Genetik veriler ancak kimin, ne zaman ve nerede olduğunu gösterir.
Nazilerin savaş sonrası yargılanıp infaz edilmesi doğrudur ve tartışılamaz. Ancak Nazileri ırkçılığın mucidi kabul edip, onlarla birlikte ortadan kalktığını sanmak da safdillik olur. İleride ırkçılığın kökenlerini de şaşırtıcı örnekleri ile ele alacağız. Bu örnekler ortaya konduğunda, Almanların aslında yalnız günah keçisi yapıldığını ve aslında sorunun köklerinin çok farklı kültür ve toplumların temellerine dek uzanabildiğini görebileceğiz. Tepkiler tepkileri doğurur; ırkçılık da karşıt ırkçılıkları ve böylece tüm dünyaya dal budak sarar. Biz çocukluk ve gençliğimizde soğuk savaş yıllarını ve III. Dünya Savaşı korkularına tanık olduk. Pek çok diğer insan gibi, ben de insanların yaşananlardan ders alıp, akıllandığını sanıyordum. 24 Temmuz Lozan Antlaşması ‘nın ve Türkiye Cumhuriyeti’ kuruluşunun dünyaca onaylanışının 101. Yıl dönümü oluyor. Dünyanın şu anda içinde bulunduğu durum ve giderek zorlaşan yaşam şartları hiç de iç açıcı değil. Hiçbir hayalin, dogmanın ya da ütopyanın 101 yıldır bölgemizde (düşe kalka da olsa) sürdürülebilmiş olan barışı bozmasına izin vermemeliyiz. Hep söylediğim bir şey vardır;
Yaşamda savaştan kötü ancak tek bir şey vardır, o da yitirilen bir savaştır…
