Urla’da 12 Eylül geldiğinde bayraklarımızı asıyoruz. Törenler yapılıyor, çelenkler bırakılıyor, Yıldıztepe’ye çıkılıyor. “Kurtuluşumuz kutlu olsun” diyoruz. Sonra 13 Eylül sabahı hayat kaldığı yerden devam ediyor.
Oysa geçmişin üzerindeki tozu biraz kaldırınca insanın karşısına bambaşka bir Urla çıkıyor. Bugün yürüdüğümüz sokaklara, baktığımız tepelere, denize başka gözle bakmaya başlıyoruz.
Çünkü Urla yalnızca 12 Eylül 1922’de kurtarılan bir kasaba değil. Urla, 16 Mayıs 1919’da ilk Kuvayı Milliye direnişinin başladığı yer.
Hikâye aslında 14 Mayıs’ta başlıyor. İzmir’in işgalinden bir gün önce Urla’da gerginlik artıyor; İskele’deki deponun yağmalanması, silah ve cephane meselesi, yerli Rumların hareketlenmesi yaklaşan fırtınanın habercisi oluyor. 15 Mayıs’ta İzmir işgal ediliyor ve haber Urla’ya ulaşıyor.
Memleket yıllarca süren savaşlardan çıkmış, devlet çökmüş, ordu büyük ölçüde terhis edilmiş, silahlar depolara kaldırılmış… Karşınızda silahlı gruplar, arkanızda eviniz, aileniz, çocuklarınız…
Urlalı kararını veriyor:
Direnecek!
Urla’da bulunan 173. Alay Komutanı Yarbay Kâzım Bey’in yanında yalnızca 18 er ve birkaç jandarma var. Halk silah istiyor, asker ise emir altında. Urla’da kuşaktan kuşağa aktarılan anlatıya göre asker doğrudan silah dağıtamıyor ancak halk silahların bulunduğu depoyu öğreniyor. Depo açılıyor, 120 kadar tüfek ve cephane Urlalıların eline geçiyor.
Askerle halk yan yana geliyor.
Ve 16 Mayıs 1919’da ilk Kuvayı Milliye direnişi Urla’da başlıyor.
O günden bize çok kıymetli bir fotoğraf kaldı. Top Tepesi’nde çekilen karede askerler, jandarmalar, siviller ve çocuklar objektife bakıyor. Fotoğraftaki insanların yüzlerine bugün tek tek baktığımda hep aynı şeyi düşünüyorum:
Onlar tarih yazmaya gitmediler.
Evlerini, ailelerini, Urla’yı savunmaya gittiler.
Müftü Ahmet Refik Ural, Belediye Başkanı Hüseyin Bey, Jandarma Komutanı Ziya Bey, Behçet Sakarya, Deli Sabri Yılmaz, Abdullah Çavuş, Ali Yılmaz ve bugün adlarını dahi bilmediğimiz onlarca Urlalı…
Direniş bir günlük öfke de değildi. 17 Mayıs’ta bu kez Urla polisi saldırının hedefi oldu. Çatışmalar ve baskı giderek arttı. Denizden Yunan askerî gücünün de devreye girmesiyle Urla üç günün sonunda dayanamadı.
19 Mayıs 1919’da Urla işgal edildi.
Takvimin insanın içini burkan cilvesine bakın…
Aynı gün Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıkıyordu. Anadolu’nun bir ucunda bağımsızlık mücadelesinin büyük yürüyüşü başlarken Ege’de, Urla’da ilk direniş bastırılıyordu.
Ama ateş sönmedi.
Sağ kalan Kuvvacılar mücadeleye katıldı. Urla için üç yılı aşacak karanlık dönem başladı.
Aradan üç yıldan fazla zaman geçti.
26 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz başladı, 30 Ağustos’ta zafer geldi. Türk ordusu batıya ilerledi ve 9 Eylül’de İzmir kurtarıldı. Ancak Urla, Seferihisar, Çeşme ve Karaburun’da iş henüz bitmemişti.
Üstelik tarihin Urla’ya anlamlı bir sürprizi vardı. Bölgedeki harekâtın en önemli komutanlarından 5. Süvari Kolordusu Komutanı Fahrettin Altay, Urla doğumluydu. Yıllar önce doğduğu topraklar şimdi kurtarılmayı bekliyordu.
Çolak İbrahim Bey komutasındaki süvariler Urla yönünde ilerlerken top ve mühimmat desteğine ihtiyaç duyuldu. 57. Topçu Alayı 1. Batarya Komutanı Yüzbaşı Kemal Bey de topları ve cephanesiyle Urla’ya doğru harekete geçti.
11 Eylül gecesi, Abdullah Ağa Çiftliği civarında birlik denizdeki düşman savaş gemilerinin ateşine yakalandı. Yüzbaşı Kemal ile seyisi Onbaşı Baki vurularak şehit oldu.
Urla’ya birkaç kilometre…
Kurtuluşa yalnızca bir gün kalmıştı.
İki şehit yol kenarına defnedildi ama birlik yoluna devam etti.
Ve tarih burada bize hâlâ tam olarak dolduramadığımız bir boşluk bırakıyor:
Yüzbaşı Kemal’den sonra o birliği, topları ve mühimmatı kim Urla’ya ulaştırdı?
Aile arşivleri ve anlatıları Baytar Yedek Subay Ali Cengiz’i işaret ediyor. Ali Cengiz’in asker olduğu, Millî Mücadele’ye katıldığı ve gazi olduğu belgelerle destekleniyor. Ailenin anlatımına göre Yüzbaşı Kemal’in şehadetinden sonra askerleri toparlayarak Urla’ya ulaştıran kişi de oydu.
Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Urla kurtuluş törenlerinde Ali Cengiz’i beyaz at üzerinde gösteren aile fotoğrafı da bu hafızanın önemli parçalarından biri.
Ancak doğrudan “Yüzbaşı Kemal’in ardından komutayı Ali Cengiz devraldı” diyen askerî birlik emrine veya harp ceridesine henüz ulaşamadık. Bu nedenle tarihsel dürüstlük bize burada bir nokta değil, üç nokta koymayı gerektiriyor.
Belki o belge bir gün bir askerî arşivden, bir aile sandığından, sararmış bir defterin arasından çıkacak…
Çünkü tarih bazen yüz yıl susar, tek bir belgeyle yeniden konuşmaya başlar.
12 Eylül 1922’de Çolak İbrahim Bey komutasındaki Türk süvarileri Urla’ya girdi. Ardından diğer birlikler ulaştı ve üç yılı aşkın işgal sona erdi.
Ancak Urla’nın kurtuluşu 12 Eylül’de tamamlanmadı. Birgi, Barbaros, Uzunkuyu, Zeytineli ve batıdaki köylerde kurtuluş 14 Eylül’e kadar uzandı. Urla merkezinde bayrak dalgalanırken birkaç kilometre ötede mücadele devam ediyordu.
Bugün İskele’ye inerken başınızı kaldırdığınızda Yıldıztepe’de dalgalanan Türk bayrağını görürsünüz.
O tepeye çıktığınızda iki şehit yan yana yatar:
Yüzbaşı Kemal Bey ve Onbaşı Baki…
Urla’yı kurtarmaya gelirken Urla’yı göremeyen iki asker.
Cumhuriyet’in ilk kuşakları onları unutmamıştı. Urlalıların bir dönem “İkinci Mektep” diye bildiği okul, 1948–1949 eğitim-öğretim yılından itibaren Şehit Kemal İlkokulu adını aldı. Çolak İbrahim Bey’in adı da bugün Albay Çolak İbrahim Bey İlkokulunda yaşamaya devam ediyor.
Demek ki Cumhuriyet’in ilk kuşakları bu insanların kim olduğunu biliyordu.
Asıl soru şu:
Biz ne zaman unutmaya başladık?
Behçet Sakarya’yı, Deli Sabri Yılmaz’ı, Abdullah Çavuş’u, Ali Yılmaz’ı, Müftü Ahmet Refik Ural’ı, Jandarma Komutanı Ziya Bey’i, Belediye Başkanı Hüseyin Bey’i, Baytar Ali Cengiz’i ve 16 Mayıs sabahı hiçbir karşılık beklemeden silaha sarılan o Urlalıları bugün kaçımız biliyoruz?
Günlerdir bu araştırmanın içinde dolaşırken en çok buna takıldım.
Eski fotoğraflardaki yüzlere baktım. Belgeleri okudum. Yıldıztepe’deki iki mezarı düşündüm. Beyaz atının üzerindeki Ali Cengiz’e, Top Tepesi’nde objektife bakan Urlalılara baktım.
Ve fark ettim ki onlar bizi hiç tanımadılar.
Doğmamıştık bile.
Ama biz bugün onların baktığı denize bakıyoruz. Onların yürüdüğü sokaklarda yürüyor, çocuklarımızı onların savunduğu topraklarda büyütüyoruz.
Bu nedenle mesele hamaset değil.
Geçmişe methiye düzmek de değil.
Mesele çok daha insani:
Kime borçlu olduğumuzu bilmek.
Çünkü bazı borçlar ödenmez.
Sadece hatırlanır, çocuklara anlatılır ve sonraki kuşağa emanet edilir.
Urla’nın işgali üç yıldan biraz fazla sürdü.
Bazı kahramanlarını unutması ise neredeyse yüz yıl…
Belki artık isimlerini yeniden söylemenin zamanı gelmiştir.
Bir sokakta, bir meydanda, bir parkta, bir anıtta…
Olmadı çocuklarımızın hafızasında.
Çünkü bir kentin gerçek tapusu yalnızca arşivlerde değil, hafızasındadır.
12 Eylül’de bayrağımızı asarken bu kez birkaç saniye daha duralım.
16 Mayıs 1919’da çekilen o eski fotoğrafa bakalım.
O insanların gözlerinin içine bakalım.
Ve bir asır sonra onlara verebileceğimiz belki de en kıymetli sözü verelim:
Merak etmeyin…
Sizi yeniden hatırlıyoruz.
Ve bu kez unutturmayacağız.