Son günlerde Santorini Adası’ndaki yanardağın hareketlenmesi nedeniyle olduğu ileri sürülen deprem silsilesi nedeniyle aslında coğrafyamızın gerçeğini yeniden hatırladık.
Sosyal medyada “Deprem oldu”, “fena sallandık”, “ohh bi daha salla” diye paylaşımlar alıp başını gidiyor. Hatta atar yapıp “yıkana kadar devam” diyenler bile var… Öte yandan her gece deprem olur korkusu içinde uyuyamayan bir kesim de var…
İşte, evde, misafirlikte yakalandığımız depremlerde, “deprem oluyor” deyip lambalara sallanıyor mu diye bakmak, ”dur ortamda depremi ilk ben paylaşacağım” diye telefonlara saldırmak olası bir yıkımda hayatınızı kolaylaştırmayacak.
Maalesef bulunduğumuz bölge fay hatlarının tam üzerinde. Dolayısıyla bu coğrafyada deprem olması, yağmur yağması kadar olağan bir doğa olayı.
Peki, deprem öncesinde tedbir olarak ne yapıyoruz?
Deprem anında yapılması gerekenler nelerdir? Biliyor muyuz? Araştırıyor muyuz?
Böyle bir durumda kendi ilçemizde, mahallemizde oluşturduğumuz arama - kurtarma ekipleri var mı? Yeterli mi?
Bireysel olarak deprem anında kolayca ulaşabileceğimiz deprem çantalarımız var mı? İçerikleri güncel mi?
İzmir Büyükşehir Belediyesi ilçelerin mahalle bazında afet toplanma merkezlerini açıkladı.
Urlalılar bu merkezleri biliyor mu? Bu merkezlerde Afet Konteynırları hazır mı?
İl ve ilçelerde sağlık ekiplerine, AFAD ve itfaiye ekiplerine destek olacak, arama – kurtarma ve ilkyardım eğitimi almış gönüllü yerel ekipler oluşturulması hayati önem taşımaktadır.
Bunlar deprem öncesinde yapılması alınması gereken önlemler iken bir de deprem sonrası var ki o daha da önemli. Çünkü büyük bir deprem anında oluşan yıkımdan sonra gerçekleşen ölümlerin çoğu enkazdan kurtarılmayı beklerken meydana geliyor.
Öte yandan kanımca yapılan yanlışlara da değinmem gerekiyor.
Deprem akabinde gazetelerimiz, televizyonlarımız bildik yayınlarına başlarlar. Daha önce yaşadığımız depremler sonrasındakilerin karbon kopyası gibi yazılar, fotoğraflar, görüntüler. Acılı insanların ağlayışları, yakarışları, çaresizlikleri; iskambil kâğıdı gibi yıkılmış yapılar, kat aralarından uzanan eller, çaresiz bakan gözler, ceset görüntüleri. Ve aynı manşetler: hırsız müteahhitler, denetimsiz yapılar, imara aykırı verilen kat izinleri; mucize haberleri: bilmem kaçıncı gün enkaz altından sağ çıkanlar, yeni dünya rekorları, daha önce filanca felaketten kurtulup bu kez kurtulamayanlar; yardım talebinde bulunan ve bulunmayan, talepleri kabul veya red edilen ülkeler vs.vs.
Siz, 11 Eylül ikiz kuleler saldırısından sonra bugüne kadar içerisinde ceset görüntüsü olan bir tane fotoğraf, film gördünüz mü? Bırakalım 11 Eylül’ü, çok yakın bir süre önce Japonya’da çok daha büyük bir deprem ve tsunami felaketi yaşandı; genel görüntüler dışında bir tane ölü resmi gördünüz mü? “Acı var mı, acı” diyen veya beton blokların arasında sıkışmış bir yaralıya elinde mikrofonuyla “beni tanıdın mı?” diye soran bir gazeteciye rastladınız mı?
Asil Japon ulusu tüm bileşenleriyle yaralarını ve acılarını yüreğine gömdü ve elbirliğiyle toparlanmaya başladı. Medyası ve siyasetçileri, insanlarının acılarını sömürmedi, duygularını malzeme yapmadı. Bizde ise, ülkemizin yaşadığı büyük sıkıntılar ve içinde bulunduğu açmazlar bir süreliğine de olsa askıya alınır.
Şimdi artık geç kalmış dahi olsak depremle ilgilenme vakti; bir süre sonra normale dönebiliriz, tabii balık hafızalarımız bize neleri unutturmadıysa.
Bu yazdıklarımdan felaketi küçümsediğim falan zannedilmesin. İstediğim sadece, Japonya gibi davranmayı başarabilmemizdir.
Bunun aslında büyük bir birikim, eğitim, kültür, görgü gerektirdiğinin farkındayım ve ne yazık ki salt bu nedenle bile çok umutsuzum.
Bizler, ikiyüzlülüğü kimsenin yadırgamadığı bir toplum haline dönüştük.