Elli yaş üstüne dokunmayın. Ciddiyim.
Çünkü onlar sadece bir yaş grubu değil; onlar birer canlı arşiv, birer hayatta kalma ustası.
Bayat ekmek gibi sert, büyükanne terliği gibi hızlı, boomerang gibi isabetliler.
Çocukken annelerinin ruh halini tencerenin tınısından okuyan, yedi yaşında anahtar demetiyle eve girip buzdolabındaki yemeği ısıtan, on yaşında su vanasını kapatıp komşunun köpeğinden kova kafasıyla kaçan bir nesilden söz ediyoruz.
Onların dizlerinde yara izleri vardır; küçük savaşlarının haritası.
Yaralarını tükürükle, sinir otu yaprağıyla tedavi ederlerdi.
Canları acıdığında aldıkları cevap nettir:
“Sarkmıyorsa, bir şeyciğin yok.”
Şekerli ekmek yerler, bahçe hortumundan su içerlerdi.
Mikrobiyomları öyle güçlüdür ki, her yoğurdun hayali.
Alerjileri mi?
Umursamazlardı.
Varsa da dile getirmezlerdi.
Çünkü onlar eksiklikle yoğrulmuş bir bağışıklığın çocuklarıdır.
Bu insanlar transistörlü radyoyu, siyah-beyaz televizyonu, plakları, makaralı teybi, kaseti, CD’yi gördüler.
Şimdi ceplerinde binlerce şarkı taşıyorlar ama hâlâ kalemle kaset sarmanın çıkardığı o hışırtıyı özlüyorlar.
Ehliyetlerini alıp eski arabalarla ülkeyi geçerlerdi.
Ne otel, ne klima, ne GPS.
Sadece kağıt harita ve torpido gözünde yumurtalı sandviç.
Ve hep varırlardı.
Google Translate olmadan, ama gülümseyerek.
Onlar internet olmadan yaşamış son nesil.
Şarj aleti yoktu, “şarjım bitiyor” endişesi hiç olmadı.
Koridordaki sabit telefonları, defterlerde yazılı tarifleri, takvimde unutulmuş doğum günlerini hatırlarlar.
Tek kanallı televizyonları vardı ama sıkılmazlardı.
Güncellemeleri değil, telefon rehberlerini karıştırırlardı.
Cevapsız çağrıya “İyiyim, seni sonra ararım” derlerdi.
Elli yaş üstü farklıdır.
Duygusal asbestleri vardır; şehirli ninja refleksleriyle hayata tutunurlar.
Çocuk koltuğu olmadan, kasksız, güneş kremi olmadan büyüdüler.
Laptopsuz okullarda okudular, sonsuz kaydırma (scroll) olmayan gençlik geçirdiler.
Cevapları Google’da aramazlar; içgüdülerine güvenirler.
Ve sizin bulutta sakladığınız fotoğraflardan daha fazla anıları vardır.
Bugün onları “eski kafalı” diye küçümseyenler, aslında kendi köksüzlüklerini gizlemeye çalışıyor.
Elli yaş üstü, cebinde hâlâ nane şekeri taşıyan, çocukluğunu hortum suyuyla sulayan, hayatı eksiklikten öğrenmiş bir nesildir.
Onlara dokunmayın.
Çünkü onlar, gördükleriyle değil, görmedikleriyle de güçlüdür.
Ve bizden daha derin yaşadılar.