5 Aralık 1934.

Bir milletin yarısı yoktu.

Sandığın yarısı boştu.

Cumhuriyet vardı ama kadın yoktu.

Atatürk biliyordu.

Sandığın yarısı boşsa, millet de yarım demektir.

Adım adım ilerledi.

1930’da belediye seçimlerinde kadınlara seçme hakkı verdi.

1933’te köylerde muhtar olma hakkını tanıdı.

İhtiyar meclislerinde yer açtı.

Ve nihayet 1934’te, Anayasa ve Seçim Kanunu’nu değiştirdi.

Kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkını tanıdı.

O gün sadece bir yasa değişmedi.

O gün, bir milletin yarısı sandığa davet edildi.

Bakın dünya haritasına…

Fransa hâlâ bekliyordu.

İtalya’da Mussolini kadınları susturuyordu.

İsviçre’de kadınlar ancak 1971’de sandığa girdi.

Bizde ise 1934’te kadınlar Meclis’e girdi.

Bir hak değil, bir meydan okumaydı bu.

“Çağdaş uygarlık seviyesini hedefliyoruz” diyen bir liderin, sözünü kanunla mühürlemesiydi.

1935 seçimlerinde 17 kadın Milletvekili Meclis’e oturdu.

O günün dünyasında bu sayı, birçok ülkenin hayal bile edemediği bir rakamdı.

“Müslüman bir ülkede kadınlar meclise giriyor” manşetleri, Batı gazetelerinde çarşaf çarşaf yayımlandı.

Bizim kadınlarımız, dünya kadın hareketine ilham verdi.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında kadınların meclise girmesi, sadece bir siyasi reform değildi.

Toplumsal bir devrimdi.

Kadınların eğitimde, hukukta, iş hayatında görünürlüğü arttı.

Ama siyaset, hâlâ erkeklerin kulübü olmaktan çıkamadı.

Bugün hâlâ kadınların siyasetteki temsili yüzde 20’yi bulmuyor.

Sandığın yarısı açıldı ama kürsünün yarısı hâlâ kapalı.

Yerel yönetimlerde kadın belediye başkanlarının oranı yüzde 3’ün altında.

Partilerde kadın kotası hâlâ vitrin süsü.

Dünya parlamentolarında kadınların oranı yüzde 26.

Bizde yüzde 20.

Yani hâlâ gerideyiz.

Bir kadın milletvekili hâlâ haber oluyor.

Bir kadın belediye başkanı hâlâ manşet oluyor.

Oysa normal olması gereken şey, hâlâ olağanüstü sayılıyor.

Atatürk için mesele yalnızca bir hak tanımak değildi.

Mesele, milletin bütününü sandığa davet etmekti.

Onun hedefi, kadınların siyasette varlığının tartışma konusu olmaktan çıkmasıydı.

Bugün hâlâ tartışıyoruz.

Demek ki hedefe ulaşamadık.

Kadınların siyasette yeterince var olup olmadığı hâlâ soruluyor.

Oysa Atatürk, bu sorunun sorulmadığı bir Türkiye istiyordu.

Çünkü onun gözünde kadın, milletin yarısı değil, bütünüydü.

5 Aralık 1934, sadece bir tarih değil.

Bir milletin kendi yarısını sandığa davet ettiği gün.

Ve biz hâlâ o davetin gereğini yerine getirmeye çalışıyoruz.

Sandığın yarısı açıldı ama kürsünün yarısı hâlâ kapalı.

Cumhuriyet’in kadınları hâlâ neyi bekliyor?