Urla’nın binlerce yıllık bağbozumu geleneği bu yıl da kortejlerle, konserlerle ve renkli görüntülerle kutlandı. Güzel... Ama dünyanın önemli bağ bölgeleri bağbozumunu birkaç günlük şenlikten turizm ve kent ekonomisini büyüten bir markaya dönüştürürken Urla neden hâlâ iki güne sıkışıyor?

Bir üzüm salkımı bazen yalnızca üzüm değildir.

Bir kentin hafızasıdır.

Toprağıdır.

Emeğidir.

Ve geleceğidir.

Urla’nın bağbozumu hikâyesi de böyle.

İzmir Valiliğinin geçmiş kayıtlarında yaklaşık 2 bin 700 yıllık, son yıllardaki etkinliklerde ise 2 bin 600 yıllık bir gelenekten söz ediliyor.

2 bin 600 olmuş...

2 bin 700 olmuş...

Yüz yılın hesabını tarihçiler yapsın.

Biz başka bir şeyi soralım:

Binlerce yıllık bu mirasın geleceğini kim planlıyor?

 

OBJEKTİFİ BİRAZ BAĞA ÇEVİRELİM.

Bu yılki şenlikte kortej vardı.

Traktör vardı.

Geleneksel kıyafetler vardı.

Üzüm sıkıldı.

Ürünler sergilendi.

Konserler verildi.

Protokol vardı.

Fotoğraflar çekildi.

Hepsi güzel.

Ama fotoğraflara bakınca insanın aklına ister istemez geliyor:

Bağ nerede?

Sabah bağına giren üretici nerede?

Asmadaki üzüm?

Hasat?

Kasalar?

Kuraklıkla mücadele eden bağcı?

Bir dönüm bağın maliyeti?

Üreticinin kazancı?

Gençlerin bağcılığa devam edip etmediği?

Çünkü bu festivalin gerçek yıldızı sanatçı değil.

Protokol değil.

Sahne hiç değil.

Bağ ve bağcı.

Protokol gelir gider.

Sahne kurulur, sökülür.

Konser başlar, biter.

Bağcı ise ertesi sabah yine bağına gider.

Tabii bağ kaldıysa...

 

DÜNYA ÜZÜMÜ DEĞİL, DENEYİMİ SATIYOR

Mendoza bağbozumunu kent kimliğine dönüştürmüş.

Napa hasadı haftalara yayılan bir turizm sezonu olarak değerlendiriyor.

Stellenbosch bağ, gastronomi, sanat ve konaklamayı birlikte pazarlıyor.

Ortak noktaları basit:

Ziyaretçiye yalnızca,

“Üzüm topluyoruz.” demiyorlar.

“Gel, bu kültürü yaşa.” diyorlar.

Urla’nın yapması gereken de tam olarak bu.

 

NEDEN “URLA BAĞBOZUMU SEZONU” OLMASIN?

Bağbozumu neden iki günle sınırlı kalsın?

Haftalara yayılsın.

Ziyaretçi bağa gitsin.

Üzüm toplasın.

Üreticiyle tanışsın.

Yerel ürünleri tatsın.

Klazomenai’yi gezsin.

Urla’nın gastronomisini keşfetsin.

Sanat etkinliğine katılsın.

Gece Urla’da kalsın.

Ertesi gün başka bir bağı, başka bir köyü, başka bir üreticiyi tanısın.

İşte o zaman ziyaretçi festivale gelmiş olmaz.

Urla’yı yaşamaya gelmiş olur.

Hatta neden Mendoza’dan, Douro’dan, Napa’dan, Gürcistan’dan bağcıların, uzmanların ve turizmcilerin katıldığı bir “Dünya Bağbozumu Buluşması” Urla’da yapılmasın?

Urla’nın buna ihtiyacı olan şey üzüm değil.

Tarih değil.

Gastronomi değil.

Deniz değil.

Sanat değil.

Hikâye hiç değil.

Bunların hepsi zaten var.

Eksik olan, hepsini tek bir güçlü Urla markasının altında buluşturmak.

 

KALABALIĞI DEĞİL, SONUCU SAYALIM

Festival bittiğinde de yalnızca:

“Kaç kişi geldi?” diye sormayalım.

Kaç üretici yeni müşteri kazandı?

Kaç yerel ürün satıldı?

Kaç kişi bağları ziyaret etti?

Kaç gece konaklama sağlandı?

Kaç genç bağcılıkla tanıştı?

Ve en önemlisi:

Bağcının kazancı arttı mı?

Çünkü sahneyi büyütmek festivali büyütmez.

LED ekranı büyütmek de büyütmez.

Bağcıyı büyütmek büyütür.

Urla’nın yeni bir hikâye yaratmasına gerek yok.

Hikâye zaten burada:

Toprak → bağ → üzüm → üretici → gastronomi → kültür → turizm.

Gelecek yıl yine kortej olsun.

Konser olsun.

Protokol gelsin.

Fotoğraflar çekilsin.

Ama objektifi biraz çevirelim.

Sahneden bağa.

Protokolden üreticiye.

Fotoğraftan emeğe.

Çünkü Urla’nın binlerce yıllık mirası bir festival dekoru değildir.

Ve gelecek yıl “Bağbozumu başladı” dediğimizde önce şu sorunun cevabını verelim:

Bağcının yüzü gülüyor mu?

Cevap hayırsa...

2600 yıllık geçmişimizle ne kadar övünürsek övünelim, bir gün bozacak bağ bulamayabiliriz.