Türkiye’de takvim, bize yalnızca günleri değil, toplumsal hafızayı da hatırlatıyor. 8 Mart, 14 Mart, 18 Mart ve Ramazan Bayramı… Dört farklı tarih, dört farklı anlam. Ama hepsinin ortak noktası şu: kutlamaktan çok sorgulatıyor.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü.
Kadınların eşitlik mücadelesi…
Bizde nasıl kutlanıyor?
Televizyon dizilerinde tokat atarak.
Sinemada silah çekerek.
Çocuğun eline oyuncak değil, şiddet modeli vererek.
Henüz beş yaşında bir çocuk, televizyondan “adam dövmeyi” öğreniyor.
Sonra çıkıp “kadına şiddete hayır” diyoruz.
Hayır, öyle olmuyor.
8 Mart, bize şiddeti değil dayanışmayı hatırlatmalı.
Ama biz hâlâ reyting uğruna şiddeti pazarlıyoruz.
Kadınlar için bir gün var, ama sokakta hâlâ korkuyla yürüyen kadınlar var.
Bayram değil, mücadele günü.
14 Mart Tıp Bayramı.
Bayram mı?
Doktor nöbette, hemşire şiddet altında, sağlık çalışanı yurtdışına gitmenin yollarını arıyor.
Bayram kelimesi, onların hayatında bir ironiye dönüşmüş durumda.
Pandemide kahraman ilan ettik, şimdi görmezden geliyoruz.
Doktorun maaşı kira ödemeye yetmiyor, nöbetten çıkıp eve dönerken saldırıya uğruyor.
14 Mart, kutlama değil; hak arama günü.
Sağlık çalışanlarının sesini duymadan, onların sorunlarını çözmeden bayram diye kutlamak, en hafif tabirle ayıp.
18 Mart Çanakkale Zaferi.
Tarihimizin en büyük direnişi.
Ama biz onu sadece törenlerde hatırlıyoruz.
Çanakkale ruhu, dayanışma ve fedakârlık demek.
Bugün hâlâ aynı ruha ihtiyacımız var.
Çünkü Çanakkale’nin hatırlattığı şey, yalnızca “geçmişte kazandık” değil; “bugün de birlikte mücadele edebiliriz.”
Ama biz, o ruhu vitrine koyup, günlük hayatta unuttuk.
Çanakkale’de mermisi biten asker süngüyle savaştı, bugün biz ekmeği paylaşmayı bile unuttuk.
Çanakkale’nin ruhu, sadece tarih kitaplarında değil, bugünün sokaklarında da yaşamalı.
Ramazan Bayramı.
Paylaşmanın, barışın, kırgınlıkları onarmanın günü.
Ama bizde bayram, AVM kampanyasıyla başlıyor, tatil planıyla bitiyor.
Ekonomik kriz, yoksulluk, kutuplaşma içinde bayramın ruhu giderek zayıflıyor.
Bayram, yalnızca tatil değil; komşuya selam vermek, yoksulun sofrasına katkı sunmak demek.
Ama biz bayramı da tüketim kültürüne kurban ettik.
Çocukların bayram şekeri bile artık market raflarında indirim etiketiyle satılıyor.
Bayram, hatırlamak değil; hatırlatmak zorunda kaldığımız bir değer haline geldi.
Dört tarih, dört farklı anlam… Ama hepsi aynı soruyu sorduruyor: Kutlamalar, anmalar ve bayramlar, bugünün gerçekliğiyle ne kadar örtüşüyor? Eğer sorunlar çözülmezse, bu günler yalnızca sembolik kalır. Ama sorunları görünür kılmak, dayanışmayı yeniden kurmak ve umudu diri tutmak için hâlâ çok kıymetliler.
Ve işte bu yüzden… 8 Mart’ı kadınların özgürlük mücadelesi için, 14 Mart’ı sağlık çalışanlarının emeği için, 18 Mart’ı Çanakkale’nin ruhu için, Ramazan Bayramı’nı barış ve paylaşma için kutluyoruz. Çünkü bu günler, yalnızca takvim yaprakları değil; geleceğe dair umudun, direncin ve dayanışmanın hatırlatıcılarıdır.
