Ufka baktığımızda bize huzur veren, sonsuzluğuyla içimizi ferahlatan o masmavi çarşaf, aslında uzun zamandır derin bir acıyla çalkalanıyor. Bizler sahilde yürürken dalgaların sesini bir melodi sanıyoruz; oysa deniz, maruz kaldığı ihanete karşı sessizce çığlık atıyor. Mavi, kelimenin tam anlamıyla ağlıyor ve bu ağlayışın arkasında, insanlığın her geçen gün büyüyen vurdumduymazlığı yatıyor.
Yüzyıllardır insanlığın hem rızkı hem ticaret yolu hem de kaçış noktası olan denizlerimizi bugün kendi ellerimizle birer atık havuzuna dönüştürmüş durumdayız. Bizler kıyısında çayımızı yudumlarken, derinlerde çok büyük bir ekolojik yıkım yaşanıyor.
Denizleri çoğumuz sadece birer yüzme alanı ya da balık deposu olarak görüyoruz. Oysa denizler, dünyamızın nefes almasını sağlayan devasa birer akciğerdir. Soluduğumuz oksijenin yarısından fazlasını, ormanlardan ziyade denizlerdeki fitoplanktonlar adı verilen mikroskobik canlılar üretiyor. Yani aslında denizi kirletirken, doğrudan kendi nefesimizi kesiyoruz.
Küresel ısınmanın yarattığı ısı artışını ve atmosferdeki karbondioksiti sünger gibi emen denizlerimiz, artık bu yükü taşıyamaz hale geldi. Deniz suyunun ısınması, sadece buzulların erimesi anlamına gelmiyor; suyun altındaki dengenin altüst olması, mercan resiflerinin beyazlayarak ölmesi ve oksijensiz ölü bölgelerin oluşması anlamına geliyor.
Bugün okyanusların ve denizlerin ortasında, neredeyse kıta büyüklüğünde "plastik adaları" yüzüyor. İnsanoğlunun bir kez kullanıp attığı plastik pipetler, pet şişeler ve poşetler, yüzyıllarca yok olmayarak deniz canlılarının boğazına düğümleniyor. Ağlara takılıp can veren kaplumbağalar, karnından kilolarca plastik çıkan balinalar artık sadece uzak okyanusların haberi değil.
Daha da korkutucusu, bu plastikler zamanla dalgalar ve güneşle parçalanarak "mikroplastik" haline geliyor. Balıklar bu mikroplastikleri besin sanarak yiyor ve o balıklar dönüp dolaşıp bizim soframıza geliyor. Yani doğaya attığımız her zehir, biyolojik bir döngüyle nihayetinde kendi tabağımıza, kendi bedenimize geri dönüyor. Deniz, kendisine verilen hiçbir şeyi saklamaz; bir gün mutlaka sahibine iade eder.
Kendi kıyılarımıza baktığımızda da durum pek farklı değil. Birkaç yıl önce Marmara Denizi’ni nefessiz bırakan müsilaj (deniz salyası) felaketi, aslında doğanın bize verdiği en sert muhtıraydı. "Beni daha fazla kirletemezsiniz" diyen denizin bir haykırışıydı. Sanayi atıkları, arıtılmadan denize dökülen evsel atıklar ve kıyı çizgisini betonlaştıran yapılaşma, denizlerin kendi kendini temizleme mekanizmasını felç etti.
Kıyı şehirlerinde yaşayıp denizin nimetlerinden faydalanırken, ona karşı sorumluluklarımızı hep unuttuk. Deniz turizminden milyarlarca dolar kazanırken, o turizmin kaynağı olan suyu korumak için gerekli bütçeleri ve denetimleri hep kulak ardı ettik.
Maviyi Kurtarmak İçin Son Çağrı
Artık sadece "deniz ne güzel" diyerek kıyısında romantizm yapma lüksümüz kalmadı. Maviye olan borcumuzu ödeme vakti geldi de geçiyor. Bu gidişatı tersine çevirmek için bireysel alışkanlıklarımızdan endüstriyel politikalara kadar köklü bir değişime ihtiyacımız var:
Tek kullanımlık plastik tüketimini hayatımızdan tamamen çıkarmalıyız.
Sanayi tesislerinin atık su arıtma sistemlerini tavizsiz bir şekilde denetlemeliyiz.
Deniz koruma alanlarının sayısını artırmalı ve av yasaklarına harfiyen uymalıyız.
Gelecek nesillere sadece kitaplarda ve eski fotoğraflarda kalan bir "mavi" bırakmak istemiyorsak, bugün denizlerin sessiz çığlığına kulak vermeliyiz. Unutmayalım; ormanlar dünyanın yeşiliyle süsüdür belki ama denizler bu gezegenin yaşam kaynağıdır.
Mavi ağlarsa, dünya kararır. Ve eğer mavi ölürse, insanlık da onunla birlikte sessizliğe gömülür.
SAĞLIKLA KALIN
