Sebastian Brant, 1494 yılında bir gemi tasarlamıştı. İçine delileri doldurmuş, onları Narragonia'ya, yani Deliler Ülkesi'ne doğru yola çıkarmıştı.
Bugün yaşasa büyük ihtimalle bir kitap daha yazmazdı.
Bir televizyon programına çıkardı.
Çünkü artık delileri bulmak için limana gitmeye gerek yok. Televizyonu açmak, sosyal medyada birkaç dakika dolaşmak ya da herhangi bir tartışmanın yorum kısmına bakmak yeterli.
Üstelik artık gemi de görünmüyor.
Çünkü hepimiz içindeyiz.
Türkiye ilginç bir ülke. Aynı gün içinde herkes ekonomiden şikâyet edip son model telefon kuyruğuna girebiliyor. Kimse liyakat olmadığını söylüyor ama torpili bulan da kaçırmıyor. Herkes kutuplaşmadan yakınıyor ama karşı görüşten biri konuşmaya başlayınca onu dinlemek yerine sesini kısmaya çalışıyor.
Geminin bir tarafında her konuda uzmanlar var.
Deprem biliminden dış politikaya, merkez bankacılığından futbol taktiklerine kadar her alanda fikir sahibi insanlar...
Bilgi sahibi olup olmadıkları ise çok önemli görünmüyor.
Çünkü bu çağda bilgiden çok özgüven değerli.
Bir ekran açılıyor.
Bir mikrofon uzatılıyor.
Ve bir anda herkes uzman oluyor.
Brant bugün yaşasa buna ayrı bir bölüm ayırırdı.
Belki de "Hiçbir Şey Bilmediği Hâlde Her Şeyi Bildiğini Düşünenler" diye.
Geminin başka bir köşesinde sürekli öfkeli insanlar var.
Ne olduğunun pek önemi yok.
Kime kızılacağı değişiyor sadece.
Dün alkışlanan bugün hain, bugün eleştirilen yarın kahraman olabiliyor.
Fikirler değişiyor.
Etiketler değişiyor.
Ama öfke yerinde duruyor.
Sanki ülkenin en istikrarlı kurumu hâline gelmiş gibi.
Bir de seyirciler var.
Belki de geminin en kalabalık bölümü.
Her şeyi görüyorlar.
Her şeyi biliyorlar.
Ama hiçbir şey yapmıyorlar.
"Ben ne yapabilirim ki?" cümlesi onların can yeleği.
Onunla ayakta kalmaya çalışıyorlar.
Geminin en üst katında ise gösteriş meraklıları bulunuyor.
Eskiden insanlar zengin olmak isterdi.
Şimdi zengin görünmek istiyor.
Eskiden başarı önemliydi.
Şimdi başarının fotoğrafı.
Bir kahve içiliyor ama kahveden önce fotoğrafı çekiliyor.
Bir yere gidiliyor ama manzaradan önce hikâyesi paylaşılıyor.
Hayat yaşanmıyor.
Yayınlanıyor.
Brant'ın "kibir" dediği şey, artık filtrelerle geziyor.
Fakat bütün bunların arasında en ilginç yolcular umut tacirleri ile felaket tellalları.
Biri yarının kusursuz olacağını söylüyor.
Diğeri yarının hiç gelmeyeceğini.
İkisi de aynı şeyi yapıyor aslında:
İnsanın düşünmesini engelliyor.
Oysa gerçek hayat bu kadar basit değil.
Ne her şey harika.
Ne de her şey felaket.
Ama uçlarda yaşamak daha kolay.
Çünkü düşünmek emek istiyor.
Sebastian Brant'ın kitabı beş yüz yıldır okunuyor.
Bunun nedeni insanların değişmemesi olabilir.
Teknoloji değişiyor.
Binalar yükseliyor.
Araçlar hızlanıyor.
Ama insanın kendisini kandırma biçimleri aynı kalıyor.
Belki de mesele Türkiye'nin bir Deliler Gemisi olması değil.
Belki mesele, hepimizin zaman zaman o gemide bir yer bulabilmesi.
Kimi dümende.
Kimi güvertede.
Kimi seyirci sırasında.
Ama aynı gemide.
Ve galiba en tehlikeli an, gemide olduğumuzu unuttuğumuz an.
