Bazı şehirlerin tarihi yalnızca kitaplarda yazmaz…
Bir sokağın taşında, bir zeytin ağacının gölgesinde, denizden gelen rüzgârın taşıdığı kokuda yaşar.
Urla da böyledir.
Bu güzel Ege kasabasının toprağına bastığınızda yalnızca bir coğrafyada değil, büyük bir tarihin içinde yürürsünüz. Çünkü Urla’nın geçmişinde yalnızca bağlar, zeytinlikler, taş evler ve masmavi bir deniz yoktur. Bu topraklarda bağımsızlık uğruna verilen büyük bir mücadelenin de izleri vardır.
Urla, Millî Mücadele yıllarında Batı Anadolu’daki ilk Kuvâ-yi Milliye hareketlerinin yaşandığı yerlerden biri oldu. İşgal yıllarında Urlalılar, vatanlarını savunmak için büyük bir direniş gösterdi. Üç yılı aşkın süren işgalin ardından, 12 Eylül 1922’de Türk ordusunun gelişiyle Urla yeniden özgürlüğüne kavuştu.
Ve bütün bu mücadelenin ardında bir isim vardı:
Mustafa Kemal Atatürk.
Onun adı, Urla’nın kurtuluş tarihinden ayrı düşünülemez.
Ancak Atatürk ile Urla arasındaki bağ yalnızca Kurtuluş Savaşı’nın hatıralarından ibaret değildir.
30 Haziran 1926…
Cumhuriyet henüz üç yaşındadır.
Büyük Zafer’in üzerinden yalnızca birkaç yıl geçmiştir. Yeni Türkiye, yaralarını sararken geleceğe doğru yürümektedir.
Mustafa Kemal Atatürk, İzmir’den Çeşme’ye giderken Urla’da konaklar. Bu ziyaret, bugün geriye dönüp baktığımızda Urla’nın tarihindeki en özel anlardan biri olarak karşımıza çıkar.
Düşünüyorum da…
O gün Urla’nın sokaklarında nasıl bir heyecan vardı acaba?
Mustafa Kemal’in geçtiği yollarda insanlar onu görmek için nasıl pencerelere çıkmıştı?
Belki bir çocuk, kalabalığın arasından onu ilk kez görmüştü.
Belki yaşlı bir Urlalı, yıllar boyunca işgalin acısını taşıyan yüreğinde ilk kez bambaşka bir duygu hissetmişti:
Özgürlük.
Çünkü Atatürk yalnızca bir devlet adamı değildi.
Bir milletin yeniden ayağa kalkışının adıydı.
Bir ülkenin kaderini değiştiren iradenin simgesiydi.
Ve bugün Urla’nın sokaklarında yürürken, onun geçtiği yolları düşündüğümde tarih birden uzak bir geçmiş olmaktan çıkıyor.
Sanki 1922’nin ayak sesleri hâlâ duyuluyor.
Sanki süvarilerin ardından dalgalanan bayrak hâlâ gökyüzünde.
Sanki Urla’nın rüzgârı, o günlerden bugüne aynı cümleyi taşıyor:
“Bu topraklar özgürdür.”
Atatürk’ün Urla’ya gelişi yalnızca takvimdeki bir tarih değildir.
Bize Cumhuriyet’in ne büyük bedeller ödenerek kurulduğunu hatırlatan bir emanettir.
Bugün Urla’da denize bakarken, gün batımını seyrederken, taş sokaklarında yürürken veya bir kahvenin başında dostlarımızla sohbet ederken sahip olduğumuz bu huzurun ardında büyük bir mücadele olduğunu unutmamalıyız.
Çünkü özgürlük bize kendiliğinden verilmedi.
Bir millet onu yeniden kazandı.
Ve o mücadelenin başında, bütün hayatını milletine adamış bir lider vardı:
Gazi Mustafa Kemal Atatürk.
Bugün onun Urla’dan geçişinin üzerinden tam yüz yıl bile geçmedi.
Ama aradan geçen yıllar, onun bu topraklardaki izlerini silemedi.
Tam tersine…
Her 12 Eylül’de Urla’nın kurtuluşunu kutlarken, her 10 Kasım’da onu saygıyla anarken, her Cumhuriyet Bayramı’nda bayrağımızı gururla dalgalandırırken o izleri yeniden hatırlıyoruz.
Ben inanıyorum ki bazı insanlar bir şehre yalnızca gelmez.
O şehirde bir hatıra bırakır.
Bazıları ise tarihe geçer.
Atatürk, Urla’dan geçti.
Ama asıl mesele onun buradan geçip gitmesi değil…
Onun bıraktığı Cumhuriyet ışığının hâlâ Urla’nın üzerinde parlıyor olmasıdır.
Bugün Urla’nın denizine baktığımda, Ege’nin maviliğinde yalnızca güzelliği değil, özgürlüğün rengini de görüyorum.
Ve içimden sessizce söylüyorum:
İyi ki geldin Mustafa Kemal.
İyi ki bu topraklara özgürlüğü, Cumhuriyet’i ve umudu bıraktın.
Urla seni unutmadı, unutmayacak.
