Bir saatten sonra bazı şeyler insanı bozuyor.
Gerçekten…
Yalandan konuşmalar mesela…
“İyi misin abi?”
Aslında iyi değil.
Aslında sormuyorsun.
Aslında cevaplamıyorsun.
Sahte bir nezaket, ince bir yorgunluk.
Cuma gecesi dışarı çıkmak yerine aile ile olmak daha iyi geliyor artık.
Evde vakit geçirmek, sabah 4’e kadar partilemekten daha iyi.
Çünkü beden değil, ruh yoruluyor.
İnsanları daha fazla affediyorum.
Çünkü anlıyorum:
Kimse kötü değil.
Herkes yaralı.
Herkes eksik.
Herkes bir şeylerle baş etmeye çalışıyor.
Eskisi kadar yargılamıyorum.
Hatta bazen kendimi haksız buluyorum.
Sessizliği seviyorum artık.
Konuşkan olsam da…
Sessizlik bir lüks.
Konuşmak değil, dinlemek iyi geliyor.
Çünkü insan sustuğunda duyuyor aslında.
Ve bu saatten sonra keşfettiğim şey şu:
Mutluluk.
Çevrenin değil, insanın kendi kararı.
Her sabah verilen bir karar.
Bayram dediğin…
Eskiden şeker kokardı.
Şimdi kolonya bile kokmuyor.
Bir saatten sonra bazı şeyler insanı bozuyor ya…
Bayram da öyle işte.
İnsanı bozuyor.
Çünkü büyüdükçe anlıyorsun:
Bayram aslında çocuklara ait bir şeymiş.
Biz sadece misafiriz.
Eskiden kapı çalardı.
Şimdi bildirim geliyor.
Eskiden el öperdin.
Şimdi emoji gönderiyorsun.
Eskiden bayramlık alınırdı.
Şimdi kargodan “ürününüz dağıtıma çıktı” mesajı geliyor.
“İyi bayramlar” diyorsun.
İçinden “Keşke gerçekten iyi olsa” diyorsun.
Söz başka, duygu başka.
Bayram sabahı erkenden kalkmak bile eskisi kadar heyecanlandırmıyor.
Çünkü büyüdük.
Çünkü yorulduk.
Çünkü bayram dediğin şey, içimizde bir yerlerde çocukluğumuzla birlikte kaldı.
Bayram, kırgınlıkları cebine koyup “Eyvallah” diyebilmektir.
Bayram, susmayı öğrenmektir.
Bayram, dinlemektir.
Bayram, insanın kendi içindeki barışı kurmasıdır.
Kendiyle kavga etmeyi bırakmasıdır.
Kendi çocukluğunun elini tutmasıdır.
Şimdi de 1936’ya gidelim…
Denizli’nin Acıpayam ilçesinde bir grup öğretmen piknikte. Sofrada ekmek, peynir, sohbet.
Bir çocuk beliriyor uzakta. Keçi güdüyor.
Hüseyin.
On iki yaşında.
Annesi üç yaşında ölmüş. Babası on bir yaşında.
Gazeteyi okuyamıyor ama gözleri okuyor hayatı.
Öğretmenler fark ediyor:
Bu çocuk başka.
Okula yazdırıyorlar.
Hüseyin fırtına gibi başlıyor. Matematik yarışmasında ödül alıyor. Ödül bir fen kitabı.
O gece kitabı açıyor…
Einstein’ın izafiyet teorisinde hata buluyor.
Şaka değil.
Gerçek.
Gazeteyi okuyamayan çocuk, Einstein’ın teorisinde hata buluyor.
Öğretmeni şaşkın.
İTÜ şaşkın.
MIT şaşkın.
İngilizce bilmeden kabul ediliyor.
Matematik diliyle tezini rekor sürede veriyor.
Dr. Hüseyin Yılmaz oluyor.
Einstein’a mektup yazıyor.
Ama mektup ulaşamadan Einstein ölüyor.
Hüseyin, Einstein’ın kütle çekim teorisine rakip teori geliştiriyor.
Sonra Stevens Teknoloji Enstitüsü’nde doçent oluyor.
Sesle komut verme sistemleri üzerine çalışıyor.
Bugün Siri, Google Asistan diye konuştuğumuz şeylerin temeli…
1970’lerde, keçi güden bir çocuğun aklında atılıyor.
Ve 27 Ocak 2013’te…
Sessizce gidiyor.
İşte bayram dediğin tam da budur aslında.
Bir çocuğun gözündeki ışığı fark eden öğretmenlerdir.
Bir ülkenin, bir Cumhuriyet’in sunduğu fırsattır.
Keçi güden bir çocuğu, Einstein’a rakip yapabilen bir sistemdir.
Bayram, affetmektir.
Bayram, hatırlamaktır.
Bayram, içindeki çocuğu kaybetmemektir.
Bayram, Cumhuriyet’in sana açtığı kapıları görmektir.
Bayram, “iyi bayramlar”ı sadece başkasına değil, kendine de söyleyebilmektir.
Çünkü Cumhuriyet, Hüseyin Yılmaz gibi çocuklara “yapabilirsin” dedi.
Bayramlar da bize “affedebilirsin” der.
İkisi de aynı kapıya çıkar:
İnsanın kendini yeniden kurmasına.
Ve en önemlisi…
Bayram, insanın kendi içindeki Cumhuriyet’i yaşatabilmesidir aslında.
