Şu Galata Kulesi

Şehrin yazgısını gördükçe

Kim bilir nasıl kahroluyordur...

Dillere destan bir şehrin

Gözünün önünde yitip gitmesine nasıl dayandı...

Baharda her köşe başında

Nergisler sümbüller 

Yoldan geçen hanımefendilere uzatılırdı...

Asil cumhuriyet kadınları temiz Türkçeleri ve kıyafetleri ile

Şehrin içinde devrim gibi dolaşırlardı.

Gün geldi

O kadınlar şehrin omuzlarından ipek şal gibi kayıp gitti...

Tünele doğru sağlı sollu dükkanlarda şapkalar tokalar

Aynalı pasajda ışıl ışıl düğmeler mücevher gibi parlardı...

İstiklal’de mevsimine göre çingen kızların elinde

Lavanta torbaları

Yeni yıl öncesi kokinalar

Yaz başında soyulmuş reçellik incirler eksik olmazdı

Ağzımızdaki tatların bile geleneksel bir rayihası vardı...

Eski İstanbul erkekleri de centilmen ve haddini bilen adamlardı.

Kurşun kalemle yazılan el yazıları gibi

Onlar da şehrin siluetinden silinip gitti

Şehre göç işgal gibi yaşandı

"İstanbul'un taşı toprağı altındır" lâfını kim çıkardı ise

Yattığı yerde rahat uyumasın...

Mahşer günü gelesiye kadar

Ruhu Yedikule zindanlarında kalsın...

Arada burnuma

Çörek otlu kar beyaz francala gelir

Fırından çıkar çıkmaz kokusu

Elli metre ötedeki yokuşun başına kadar tırmanırdı...

Şehrin gök kubbesinde

Görmüş geçirmiş bir martı vardı

Yakılıp yıkılan köşklere yalılara çığlık çığlığa şahit oldu

Aklını uçurmak üzereydi

Döndü dolaştı Galata'ya sığındı.../Rabia Sümerval