Zonguldak’ın bir dağ köyünde, Beycuma’nın Karapınar Köyü’nde, eşimle birlikte görev yaptığımız 1991 yılında, her sabah okul yolunda ve her akşam eve dönüşte, tarlanın ortasında tek başına duran mezarın hemen önündeki yağlıboyalı kalastan göz kırpyordu:

“Yaşayan her canlı ölümü tadacaktır.”

 

22 yaşındaydım, eşim Ayben 20 ve kucağımızda Aycem.

İnsanın hiç ölmeyecekmiş gibi düşündüğü yaşlardaydık.

Ölüm, başkasına ait bir şeymiş gibi.

Sana uzakta. Sana değmez.

Oysa her gün önünden geçiyoruz işte.

"Hadi bakalım, yaşa ama unutma, tadacaksın..."O mezar taşı, bir cümlelik ders gibiydi.

Dağların tepesinde bulutlarla kucaklaşan ağaçların gölgesi bile saklayamazdı göze batanı.

 

Yıllar geçti, annelerimiz gönlümüzün yumuşak yerinde yatıyorlar. Hani insanın çocukken elini bırakmadığı, bir daha tutamayacağını bile bile rüyalarında hâlâ aradığı annesi...Geçen gün mezarın başında gözüm başka bir yere kaydı.

O güne dek dikkatimi çekmeyen bir ayrıntı yakaladı gözüm…Mezar taşları. Farklı farklı. Görkemli. Anıtsal. Üzerlerine de kocaman yazılmış: “Seni asla unutmayacağız!”

 

Ama unutmuşlar.

Çünkü mezarın etrafı kurumuş otlarla çevrili.

Bakılmamış. Unutulmuş. Yalan söylemişler taşa. Söz verip tutamamışlar.

En son kim gelmişti buraya, bilinmez.

 

Araştırmalar gösteriyor ki…

İnsanlar, en fazla torunları yaşadığı sürece anılıyor. Torun da öldü mü…Gitti gülüm.

Ağzınla kuş tutsan, 100 yıl sonra esamen okunmuyor. Unutuluyorsun.

Toprakla aynı renk, aynı sessizlik, aynı ağırlık. Ama bir şey var ki unutulmuyor. İyilik. Güzellik.

 

Ölüm geride ne bıraktığınla ilgili aslında.

Bir gülüş mü bıraktın? Bir iyilik? Bir kitap?

Bir fikir? Yoksa sadece... mermer üstüne altın yaldızlı yalanlar mı?

 

Yani insanın ölümsüz olmasının tek yolu var:

Anılmak.

Ama dikkat... herkes iyi hatırlanmaz.

İyi hatırlananlar; dokunanlar, öğretenler, iz bırakanlar.

 

Atatürk’ü niye unutmuyoruz?

Çünkü sadece yaşamadı.

Yaşattı.

 

Mozart’ı, Nazım’ı, Edison’u Halide Edib’i, Yaşar Kemal'i, Neşet Ertaş’ı...

Unutmuyoruz.

Çünkü bir ürünle, bir notayla, bir dizeyle, bir satırla, bir cümleyle… hâlâ yaşıyorlar.

 

Her şeyin başı üretmek.

Güzel sözler, iyi işler, temiz hatıralar bırakmak.

Para değil, paylaşım. Mezar değil seni yaşatan yani. Anıların. Ürettiklerin. Geride bıraktığın güzellik. İyiliğin. Temiz sözün.

 

Bıraktığın bir çocuk gülüşü...

Bir öğrencinin senin adını fısıldayışı, kulağında kalan cümlen. Bir şarkıda bir filmde bir hikayedeki bir cümlen. Bir ilaçtaki şifan bir üründeki faydan, karanlığı aydınlatan ışığın...

Bir dostun hatırlarken ettiği tebessüm.

Ya da yıllar sonra bir mezar taşı önünde, “İyi ki geçmiş hayatımdan” diyen biri.

Can kardeşim Serdar bir sohbetimiz sırasında beynime kazırcasına dedi ki:

“Abi, ne yaparsak yapalım unutulacağız. Bari güzel unutulalım.”

 

Buyurun, size unutmamak üzerine bir şiir yazayım:

 

Bir gün adım unutulacak, taşlar da susacak,       

Bir küçük çocuk geçecek, mezarların arasından,

Bilmeden ismimi, hikâyemi, hayalimi,

Ama belki bir kuş konacak yakınıma,

Şarkı söyleyecek…

Ve ben yine anılacağım,

Sessizce, kimse duymadan,

Bir fidanda saklanırken bir bulutta dolaşırken.

 

Hepimiz öleceğiz.

Bu kesin. Ama nasıl hatırlanacağımız, bize bağlı.

 

Bir fıkra da ekleyelim, tam olsun:

Adamın biri ölmüş. Mezar taşına ailesi yazdırmış:

“Çok iyi bir babaydı, çok iyi bir kocaydı, çok iyi bir insandı.”

Mezarcı taşı dikerken demiş ki:

“Buraya bir adam değil, melek gömmüşsünüz. Bari adını da yazsaydınız.”

 

İşte mesele tam da bu. Adının yazılması değil…

İyi insan olarak hatırlanmak. Güzel hatırlanmak.

İyi hatırlanmak. Toprağa değil, gönüllere gömülmek. İşte bu, hayatın özetidir.

 

.H.  Cemil Doğru

 

Eğitim İş Urla Temsilcisi

Urla Kent Konseyi Yet.Kr.Üyesi