1881’de Mustafa Kemal Atatürk doğduğunda, kimsenin aklına şu gelmiyordu:
Bir gün bir milletin “yeniden başlama düğmesi” olacak…
Çünkü çocukluk dediğin şey onun için misket değildi.
Mahalle arasında top oynamak değildi.
Hayat ona “ergenlik” falan yaşatmadı.
Daha bıyığı yeni terlerken Balkan Harbi gördü.
Trablusgarp gördü.
Çanakkale gördü.
Kafkas Cephesi gördü.
Suriye çölleri gördü.
Bazı insanlar gençliğini fotoğraf albümünde bırakır.
O ise gençliğini siperde bıraktı.
Ve sonra…
Takvimlerden biri özellikle seçildi.
19 Mayıs 1919.
Neden o tarih?
Çünkü memleketin üstüne adeta “satılık ülke” tabelası asılmıştı.
İstanbul işgal altında. Ülke işgal altında.
Saray çaresiz mi, isteksiz mi, teslim mi olmuş… millet karar veremiyor.
İngiliz gemileri Boğaz’da.
Memlekette herkes konuşuyor ama kimse ayağa kalkmıyor.
İşte o günlerde Mustafa Kemal şunu gördü:
“Bu millet savaşı kaybetmiş olabilir ama her şey bitmemiştir.”
19 Mayıs biraz da bu yüzden seçildi.
Takvim yaprağı değil çünkü.
Psikolojik kırılma anı.
Ve neden Samsun?
Çünkü Karadeniz kaynıyordu.
Pontus çeteleri, işgal korkusu, silah hareketliliği, karışıklık…
Birileri yangını söndürmeye memur gönderdiklerini sandılar.
Köz gittiğini çok sonra fark ettiler.
Mustafa Kemal’i Samsun’a çeken şey sadece görev değildi.
Anadolu’nun nabzıydı.
İstanbul’da boğulan bir milletin son nefesiydi.
Bandırma Vapuru öyle filmlerdeki gibi “oh ne güzel yolculuk” değildi bu arada.
Eski püskü vapur.
Takip edilme ihtimali var.
Batırılma ihtimali var.
Bugün navigasyon bozulunca panikleyenler var ya…
Umut, imparatorluğun enkazıyla yola çıktı.
Ve mücadele kolay mıydı?
Hiç değil.
Düşman sadece dışarıda değildi çünkü.
İçeride de vardı.
“Kurtulamayız” diyenler vardı.
“Amerikan mandası olsun” diyenler vardı.
“İngiliz himayesi iyidir” diyenler vardı.
“Padişah ne derse o” diyenler vardı.
Bugün sosyal medyada iki yorum görünce morali bozulanlar var…
Umudun karşısında resmen organize umutsuzluk vardı.
En çok ne yordu onu biliyor musunuz?
Cehalet.
Bir milletin umudunu kaybetmiş hali.
Çünkü düşman askeriyle savaşırsın.
Ama teslim olmuş zihinle uğraşmak başka şeydir.
Yine de yalnız değildi.
İsmet İnönü vardı.
Kazım Karabekir vardı.
Fevzi Çakmak vardı. Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Sütçü İmam, Yörük Ali Efe, Şahin Bey, Yörük Ali Efe, Gördesli Makbule, Kara Fatma, Nezahat Onbaşı, Halide Edip Adıvar, Şerife Bacı, Çuhadar Ali, Bombacı Ahmet, Şekerci Ökkeş vardı.
Adsız kahraman köylüler vardı.
Kağnıyla mermi taşıyan kadınlar vardı.
Cepheye oğlunu gönderip arkasından ağlamayan analar vardı.
Bir millet vardı yani.
Karamsarlığa düştü mü?
İnsan olan herkes düşer.
Ama onda ilginç bir özellik vardı:
Morali bozulsa bile hareket etmeyi bırakmıyordu.
İşte liderlikle “laf üreticiliği” arasındaki fark burada.
En büyük morali neydi?
Gençler.
Çünkü o gençliği yaşayamadı.
O yüzden gençliğe Cumhuriyet’i emanet etti.
Tesadüf değil yani.
“Ey yükselen yeni nesil…” derken ezbere konuşmuyordu.
Atam gerçekten gençlere inanıyordu.
Çünkü yaşlı imparatorluk çökmüştü.
Genç Cumhuriyet ayağa kalkacaktı.
Peki moralini en çok ne bozuyordu?
İhanet.
Özellikle makam sahibi olup da milletin değil gücün yanında duranlar…
Mustafa Kemal’in en sert bakışları genelde düşmana değil, işbirlikçilere, hainlere olurdu.
Ve sanıldığı gibi sadece savaş konuşmuyordu.
Kitap okuyordu.
Satranç oynuyordu.
Yürüyüş yapıyordu.
Ata biniyordu.
Zeybek oynuyordu.
Türkü dinliyordu.
Şiir seviyordu.
Cephede bile estetik duygusunu kaybetmeyen adamlardandı.
Çünkü biliyordu:
Sanatı olmayan milletin bağımsızlığı da eksik kalır.
Kalbi boş muydu?
Hayır.
Ama onun aşkları bile biraz memleket gibiydi.
Yarım.
Zamanı çalınmış.
Savaşa denk gelmiş.
Bir insan düşünün…
Cephede ölüm planlıyor, gece yalnızlıkla konuşuyor.
Ve annesi…
Zübeyde Hanım öldüğünde…
Dışarıdan dimdik durdu.
Ama yakın çevresi onun içine kapandığını anlatır.
Çünkü bazı acıları devlet adamı gibi değil, evlat gibi yaşarsın.
Sonra ne yaptı?
Yine çalıştı.
Çünkü onun hayatında “durmak” diye bir lüks yoktu.
Ve sonunda…
Büyük Taarruz geldi.
30 Ağustos 1922.
Sadece bir savaş kazanılmadı o gün.
Bir milletin “biz bittik” cümlesi çöpe atıldı.
Bugün hâlâ bazıları umutsuz konuşuyor ya…
Elektrik kesilince medeniyet çöktü sananlar…
İki kriz görünce “bu ülke bitti” diyenler…
Bir ülke düşünün:
Ordusu dağılmış.
Başkenti işgal altında.
Hazinesi boş.
Sanayisi yok.
Gemisi yok.
Uçağı yok.
Ama umudu var.
Çünkü bir adam çıkıp şunu söylüyor:
“Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”
Mesele buydu işte.
Bir milletin yeniden kendine inanması.
Küçük Bir Fıkra
Cephede bir asker demiş ki:
“Paşam… Düşman çok kalabalık.”
Mustafa Kemal gülümsemiş:
“İyi ya evladım… Kaçacak yer bulamazlar.”
Bazı cümleler mermi değildir.
Ama tarih değiştirir.
Son Söz Yerine
Bir çocuk düşün…
Selanik’te doğuyor.
Annesinin dizinden kalkıp savaş okuluna gidiyor.
Gençliğini cephede bırakıyor.
Ömrünü millete veriyor.
Ve sonra bir gün…
Bir ülke ona “Atatürk” diyor.
Çünkü bazı insanlar doğmaz.
Tarih onları mecbur kalınca çıkarır.
Şiir de olsun dedim.
Bandırma’da yorgun bir gece,
Karadeniz suskun, gök ince…
Bir adam baktı memlekete,
“Bitmedi,” dedi, “sadece yoruldu.”
Samsun’da yandı ilk umut,
Küller içinden doğdu hudut.
Bir millet ayağa kalktı sonra,
Çünkü biri korkmadı önce.
Ey gençlik…
Sana bırakılan şey sadece bayrak değil;
Sahiplenme terbiyesidir.
Ve unutma:
Bazı zaferler topla kazanılır…
Bazıları vazgeçmeyerek.
19 Mayıs Doğum Günün Kutlu Olsun Ölümsüz Önderim Atatürk!
(19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız Kutlu Olsun!)