Hani derler ya:

“Bir elin nesi var, iki elin sesi var...”

Biz bu sesi apartman dairesinde susturduk.

Kocaman çınar ağaçlarını kestik, yerlerine 1+1 beton saksılar diktik.

Sonra şaşırıyoruz: “Niye yalnızım?”

---

Eskiden aile, büyük bir sofraydı.

Anneanne köşede, dede baş köşede... Kardeşler, kuzenler, eltiler, kayınçolar...

Kavga da vardı, gürültü de. Ama kimse yalnız değildi.

Şimdi herkes kendi odasında, kulaklıkta, Netflix dizisinde…

Kardeş kardeşi doğum gününde bile “WhatsApp grubu”ndan kutluyor.

 

Atatürk, yetim bir çocukken bile anneannesiyle, kız kardeşi Makbule’yle birbirine tutunarak büyüdü.

O yüzden milletine de hep aile gibi baktı.

“Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” derken, aslında aile bağlarını tarif ediyordu.

---

Bir bilim insanı soruyor:

“İnsan neden bu kadar mutsuz?”

Cevap basit: Çünkü yalnız.

Çünkü kalabalık apartmanlarda oturup, ruhen tek odalık yaşıyor.

Oysa Yunus Emre 700 yıl önce uyardı:

“Bir ben vardır bende, benden içeri...”

Ama biz benden içeriyi boş bırakıp, Instagrama dışarıyı süslüyoruz.

---

Bakın, Mevlâna ne dedi:

“Ayrılık derdiyle oldu gönlüm harap...”

Bugün ayrılık, sadece sevgiliden değil.

Kardeşten ayrıyız, anneden uzak, babadan kopuk...

Çünkü “bireyselleşme” diye yutturulan şey aslında küresel yalnızlaştırma projesi.

Koca koca plaza insanları, öğle arasında yalnız başına “salata” yerken kendini modern zannediyor.

---

Bir fıkra:

Nasrettin Hoca’ya sormuşlar:

“Hocam, mutluluk nedir?”

Hoca gülmüş:

“Mutluluk, evde elektriklerin kesildiği bir akşam, bütün ailenin aynı odada oturmasıdır!”

Bugün elektriğimiz var, internetimiz var... Ama aynı odada oturanımız yok!

---

Magazin haberlerini açıyorsunuz:

Mirasyedi kardeşler mahkemelik olmuş, anne-baba sağken paylaşamadıkları mirası, öldükten sonra pay edememişler.

TV dizilerini izliyorsunuz: Hep yalnız adam, yalnız kadın hikâyeleri… Aşk var ama aile yok.

Instagram’a bakıyorsunuz: Influencer’lar “yalnız tatil” pozları atıyor, altına da “özgür ruh” yazıyor. Halbuki o yalnızlığın adı özgürlük değil, terkedilmişlik.

 

Bir düşünün… Falanca sanatçının kardeşiyle yıllardır konuşmaması haber oluyor. Filan sanatçının annesine olan düşkünlüğü “haber değeri” taşıyor. Çünkü toplum aile bağlarına ya hasret ya da yabancı.

---

Halbuki kardeş, dünyaya gelirken yanımıza verilen ilk hediyedir.

Ama biz o hediyeyi açmadan rafa kaldırıyoruz.

 

Çocukluk travmalarımızın peşine düşüp, “annem bana böyle davrandı, babam bana şunu yapmadı” diye diye aileyi tüketiyoruz.

Oysa annemiz de travmalarının çocuğu, babamız da kendi yarasının esiri...

Hesaplaşma kolaydır, affetmek zordur.

Ama mutluluk affetmenin arkasındadır.

---

Bakın, Nazım Hikmet sürgünde bile “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı yazdı.

Çünkü ailesini, kökünü, bağını hiç unutmadı.

Bizse aynı şehirde oturup,akrabamızın hatta komşumuzun kapısını çalmıyoruz.

---

Çınarın kökü derin olursa, fırtınadan korkmaz.

Ailenin kökü derin olursa, birey yalnız kalmaz.

 

Bugün kardeşinle küs olabilirsin, babanla konuşmayabilirsin, anneni kırmış olabilirsin...

Ama unutma: Bir gün o sofraya herkes yine muhtaç olacak.

O yüzden küslükleri bırak, o sofrayı yeniden kur.

---

Mevlana gibi çağırıyorum:

“Gel, ne olursan ol yine gel!”

 

Çünkü insan, ailesiyle güçlü, ailesiyle mutlu.

Yalnızlık, modern dünyanın pazarladığı en büyük yalan.

 

Ve unutma:

Telefonunun şarjı biter, internet kesilir, dostların unutur...

Ama annenin seni düşünmesi hiç eksilmez.

Ve babanın gölgesi, mezarında bile üstünden kalkmaz.

---

Son söz:

Çınarın gölgesi beton duvarlarda bulunmaz.

 

(Işıklar içinde uyu Meral Abla)