Dünya dediğin…

Düz bir çizgi değil.

Eline cetvel alıp ölçsen bile eğri çıkar.

 

Bir yerde bir bebek, kimsenin beklemediği bir anda, hayatın ortasına “merhaba” diye düşer…

Öte yanda bir adam, sabah kahvesini içerken, “ben artık yokum” diye sessizce çekilir hayattan.

 

Arada ne var?

Hah… işte tam orası: hikâye.

Bir bakıyorsun, bir gemi “batmaz” denilerek yola çıkıyor… sonra adını tarihe kazıyor: Titanic faciası.

Bir bakıyorsun, insanlar “uçamaz” deniliyor… sonra göğe bakıp “tut bakalım beni” diyorlar.

Bir kadın çıkıyor, laboratuvarda sabahlıyor… radyasyonu keşfederken kendi hayatını da yakıyor: Marie Curie.

Bir adam çıkıyor, “zaman görecelidir” diyor… biz hâlâ geç kalınca trafikten bahane buluyoruz: Albert Einstein.

 

Birileri savaşıyor…

Vatan için, toprak için, bayrak için, petrol için, silah satışı için, ego için.

Sonra bir masa kuruluyor…

aynı insanlar barış imzalıyor.

Yani?

Dünya aslında kavga edenlerle barışanların ortak evi.

Bir gün bir aşk başlıyor…

“sonsuz” deniliyor.

Üç ay sonra “engellendi” yazıyor.

Bir evlilik başlıyor… davul zurna.

Bir cenaze kalkıyor… sessiz sedasız.

Ama hayat?

Hiçbirine alınmıyor.

Devam ediyor.

 

Bak mesela…

bir gün insanlar “Ay’a gidilir mi?” diye dalga geçerken, bir sabah uyanıyoruz ve “küçük bir adım” diye bir cümle tarih oluyor: Apollo 11 Ay’a iniş.

Yani mesele şu:

İnsan denen canlı…

hem saçmalama kapasitesi yüksek,

hem mucize üretme potansiyeli sınırsız.

 

Bir yanda kazalar…

diğer yanda o kazalardan mucize gibi kurtulanlar.

Bir yanda yanlışlar…

öbür yanda o yanlışlardan doğan buluşlar.

Penisilini kim planladı mesela?

Kimse.

Ama hayat “yanlış yaptın” diye kızmak yerine, “al sana ilaç” dedi.

 

Tam burada dur…

çünkü bir şey daha değişti bu dünyada: sofralar.

Eskiden anne eli değmiş bir tabak vardı…

şimdi “iki tıkla gelen” bir hayat var.

Bir zamanlar ekmek kokusu evin ruhuydu,

şimdi paket açma sesi modern çağın marşı.

Ne yediğimiz… sadece midemizi değil,

kafamızı da dolduruyor.

Şeker yükselince sabrımız düşüyor,

vitamin azalınca umudumuz bile eksiliyor.

Fast food hız kazandırdı ama…

ruh yavaşladı.

Doğal olan azaldıkça,

insan da biraz “yapaylaştı”.

Çünkü mesele sadece kilo değil…

mesele zihin.

Mesele sadece beden değil…

mesele ruh.

Bir tabak bazen ilaçtır,

bazen dert.

Bir lokma bazen enerji verir,

bazen insanın içini kemirir.

Yani anlayacağın…

insan ne yerse biraz da ona dönüşür.

Sadece fiziksel olarak değil…

düşünce olarak da.

Ve belki de bu yüzden…

dünya kadar insanın ruh hali de değişken.

Kimisi huzurlu, kimisi gergin,

kimisi tok… ama mutsuz. Kimisi aç, açıkta ama yüzünde bir şükür...

 

Farklılık dediğin…

sadece fikirde değil artık,

tabakta da.

Çünkü herkes aynı şeyi yemiyor…

ama herkes aynı şeyi arıyor:

iyi hissetmek.

 

Farklılık dediğin…

rahatsız eder önce.

Sonra zenginleştirir.

Çünkü herkes aynı olsa…

ne keşif olurdu,

ne icat,

ne de “ya bu da nereden çıktı” dedirten o güzel sürprizler.

Kabul edelim…

dünya biraz da “acayiplikler sayesinde” dönüyor.

Ve biz…

o acayipliklerin içinde,

kendimizi fazla normal sanıyoruz.

 

Şimdi gelelim işin fıkrasına:

Temel’e sormuşlar:

“Dünyada en ilginç şey nedir?”

Temel demiş ki:

“İnsanların başına gelenler değil…

başına gelmeyince akıllanacaklarını sanmaları.”

 

Ve şiir gibi bitirelim:

Hayat dediğin,

biraz kaza, biraz mucize…

biraz gözyaşı, biraz kahkaha…

Aynı gökyüzünün altında

kimi düşer, kimi kalkar,

kimi sever, kimi unutur…

Ama en çok da…

farklı olanlar yaşatır bu dünyayı.

Çünkü herkes aynı olsaydı…

ne sen sen olurdun,

ne de hayat bu kadar güzel bir karmaşa olurdu.