Eğitmen...Muallim...Müderris...Hoca…Mürşit…Mürebbi

...Pir…Usta…Üstat…Bilge…

Rehber…Lala…Peygamber…

Halife…Hakîm…İmam...Üstaz…Alim…Bilgin…

Molla…Şeyh…Sensei…Shifu…

Fashi…Sabomnim…Guru…

Yogi…Lama…

Sophos...Mentor…Teacher…

Master…Professor…Coach…

Maestro…Kılavuz… Ve en sade hâliyle: Öğretmen.

 

Onlarca farklı kültürün, farklı inancın, farklı çağın ortak bir noktada buluşması aslında tesadüf değil.

İnsanlık ne zaman “yolu bulmakta” zorlandıysa, birinin elini uzattığını gördü.

Bu saydığım kelimelerin hepsini toplayın…

Kökenleri farklı, kültürleri farklı, alfabeleri farklı…

Ama hepsinin anlamı aynı:

“İnsanı insan yapan kişiye verilen ad.”

 

İnsana ateşi öğretene “usta”,

aşkı öğretene “pir”,

doğruyu öğretene “mürşit”,

yolu gösterene “rehber”,

hayatı öğretene “öğretmen” denir.

 

Öğretmenin sadece bir kelimesi yoktur.

Öğretmen, insanlığın ortak dilidir.

Çünkü öğretmen, mesleklerin değil, medeniyetlerin kurucusudur.

 

Köylü, çocuklarını okula yazdırırken öğretmene sorar:

“Hocam, bunlardan adam olur mu?”

Öğretmen gülümser:

“Benim işim adam yapmak değil… Adam olmayı mümkün kılmak.”

Köylü şaşırır: “Nasıl yani?”

“Ben yağmur olurum,” der öğretmen, “toprak fidan olmayı bilir.”

 

İşte öğretmenlik, tam olarak budur.

Bugün hâlâ yağmur yağar…

Sorun, toprağın suyu içmeye gönlü var mı?

 

İlk çağlardan bugüne aynı görev

 

İnsan ateşi ilk kez yaktığında yanında bir uyarı vardı:

“Evladım, fazla yaklaşma.”

 

Ok atmayı öğreten usta, toprağın mevsimini öğreten bilge, mağara resmine renk katan rehber…

Öğretmenlik böyle doğdu:

Bilgiyi gözetmekten, insanı dert etmekten.

 

Cumhuriyet kurulduğunda da aynı dert vardı.

Atatürk, harf devriminden köy enstitülerine kadar her adımın merkezine öğretmeni koydu.

Çünkü bir milletin rotası, önce öğretmeninin bakışında belirlenir.

 

Cumhuriyet’in ilk yıllarında öğretmen, köye girdiğinde sadece ders değil; ilim, estetik, sanat, zanaat, nezaket, yurttaşlık, cesaret, hatta umut getirirdi.

Bir paltodaki yama, bir sobadaki kor, bir taş mektepteki tebeşir çizgisi… Hepsi bir öğretmenin namusuydu.

 

Bir mum yandı gecede,

Işığı sızdı geleceğe.

Bir mum yandı gecede,

Işığı gümüşten ince.

Mumu gördü çocuk dedi ki:

“Öğretmenimmiş… yol gösterince.”

 

Dünya hızlandı, zihinler yoruldu, kalpler daraldı.

Bilginin kıymeti arttı, ama kıymet veren azaldı.

 

Amerika’da öğretmen saygı görür, Avrupa’da öğretmen güvencede yaşar.

Bizim öğretmen?

 

Yılların kutsiyeti, günlük hayatın hengâmesine sıkıştı.

 

Bir zamanlar öğretmen geldi mi mahalle ayağa kalkardı.

Bugün market sırasında tanıyan?

Bir zamanlar öğretmenin sözü saygı zirvesi.

Bugün sosyal medyada bir “video” ile linç kuyruğu olanlar var.

 

Bir zamanlar öğretmen gölgeydi, bugün öğretmen gölgelere sığınmak zorunda...

 

Gerçek şu:

Öğretmene kıymet göstermeyen toplum, kaliteli insan yetiştiremez.

 

Kurtuluş Savaşı’nda cephede en önde olan öğretmendi…

Siper kazarken çocuklarına mektup yazan da…

İstanbul işgal altındayken gizli derste “hürriyet” kelimesini fısıldayan da.

 

Atatürk’ün, “Öğretmenler! Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” sözünü unutanlar, geleceğin neden esersiz kaldığını da anlayamaz.

 

Bugünün öğretmeni: Yorgun ama yılmamış bir meşale...

 

Bir eli sınıfta, bir eli bilgisayarda; bir gözü müfredatta, bir gözü öğrencinin göz bebeğinde.

 

Evet, yoruldu.

Evet, incindi.

Evet, geçim derdi ağırlaştı.

Evet, şiddete karşı savunmasız bırakıldı.

Evet, imkânları daraldı.

 

Ama hâlâ ayakta duruyor.

Çünkü öğretmenlik bir meslek değil, milletin kalp atışıdır.

 

Dünyadaki tüm kelimeler birleşse, tek bir anlamda buluşur:

 

Öğretmen: Geleceği mümkün kılan insandır.

 

Toplum bir gün şunu hatırlarsa yeniden yükselir:

Bugün güldüğümüz, büyüdüğümüz, düşündüğümüz, kavradığımız her şey…

Bir zamanlar sabrını sınıf askısına asmış bir öğretmenin bize armağanıdır.

 

Ve unutmayalım:

Öğretmenine borcunu inkâr eden millet, kendi geleceğini inkâr eder.

Ve unutmayalım:

Ulusumuzun Başöğretmeni Atatürk'ün açtığı yolda gösterdiği hedefe durmadan yürüyeceğine ant içenler her 24 Kasım'da sadece Öğretmenler Gününü kutlamaz, o güne kadar yaptıklarının muhasebesi yapıp, geleceğe gururla-umutla-el ele nasıl gideceğini tekrar planlar...

O halde zaman kaybetmeyelim, çocuğumuzun öğretmenine sıcacık bir gülümsemeyle Atatürk'ü selamlayalım, coşkuyla-umutla çalışmaya, üretmeye, paylaşmaya devam edelim.

H.Cemil Doğru

Urla Eğitim İş Tem.

UKK Yrt.Kr.Üyesi